Divan Şairi ve Şiiri Üzerine...
  Doç. Dr. Ali YILDIRIM


Divan edebiyatı bir şehir edebiyatıdır. Buna bağlı olarak İstanbul başta olmak üzere Balkanlarda ve Anadolu coğrafyasında pek çok edebiyat ve kültür merkezi oluşmuştur. Padişahların yanı sıra, başta şehzadeler olmak üzere devlet erkânının çoğu şair idi veya şiiri ve şairi seven kişilerdi. Bunlar, bulundukları merkezlerde şair, âlim ve sanatkârları taltif edip, etrafında toplardı. Dolayısıyla Osmanlı edebiyatı için entelektüel ve aristokrat edebiyatıdır denilmesi yanlış sayılmaz. Zira Divan şairlerinin % 36’sı ilmiye sınıfı dediğimiz kadı, müderris ve kâtiplerden, % 28’i ise bürokrat(devlet adamı)’lardan oluşmakta idi (İsen 224). Devlet ileri gelenlerinin kendi merkezlerinde edebiyat meclisleri tertip edip, şiir sohbetleri yapmaları önemli hadiselerden idi. Bu meclisler, sadece edebî haz ve eğlenceyi hedeflemiyordu. Buralarda ciddî edebî eleştirilerin de yapıldığı anlaşılmaktadır.
Divan şiiri belli bir zümrenin tasarrufunda olmakla suçlanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu bir dereceye kadar doğrudur; ancak Divan şiiri bilinenin aksine çok daha geniş ve değişik zümrelerin de ilgi alanına girmiştir.
Bürokratlar ve zenginlerin köşkleri ve bahçelerinin yanı sıra; bazı küçük dükkânlar, tekkeler, kahvehaneler, meyhaneler gibi sıradan insanların daha çok yer bulduğu mekanlar da şiirlerin okunduğu, şiir sohbetlerinin yapıldığı yerler olmuştur. Memleketin her tarafından gelen şairler buralarda buluşuyordu; bunlar arasında ilmiye mesleğine mensup olanlar, devlet memurları, tımar sahipleri, gemi kaptanları, zenginler, küçük ticaretle uğraşanlar, işsizler, serseri dervişler, sanat erbabı sonuç olarak her sosyal sınıfa mensup insanlar vardı (Köprülü 381).
 Osmanlı edebiyatı yapı, düşünce ve felsefe olarak İran şiirinden oldukça etkilenmiş; hatta bazı temsilcileri itibarıyla bizatihi bu felsefe ve şiirin oluşumu içinde yer almıştır. Burada dil farklılığı ikinci planda gözükür gibidir. Zira temel husus tasavvufun soyut ve derin düşünce dünyasının zeminini oluşturmaktır. Bu zemin üzerindeki yapı, bazı Türk asıllı şair ve mutasavvıfların da çabalarıyla öncelikle Farsça bina edilmiştir. İran edebiyatında tasavvufun bu derin ve soyut yönünü anlatmak üzere kullanılan malzemeler (kelimeler, mazmunlar, klişe yapılar, benzetmeler) Osmanlı şiirinde de bir süre aynı anlayışla işlenmiştir. Bununla birlikte bu yapı zamanla geliştirilmiş ve kullanım ufukları, dünyanın büyük bir kısmına hükmeden otoritenin hislerine ve düşüncelerine tercüman olmaya başlamıştır. İran şiirinde, İran’ın geçmiş otorite ve merkezî gücüne göndermeler olmakla birlikte, Osmanlı şairi bizzat kendi otoritesi ve gücünün hemen yanında ve içinde olduğunu hissederek şiirlerini terennüm etmiştir. İran’ın köklü bir şehir kültürü ve medeniyeti olduğu doğrudur; ancak Osmanlı ihtişamı bu medeniyet ve şehir kültürünü Doğu ve Batının bir harmanlaması ile çok daha düzenli ve kompleks hale getirmiştir. Bunun yansımalarını İran ve Osmanlı şiirinde paralel bir şekilde gözlemleriz.
Aşkın ve sevginin dile getirildiği beyitlerde cinsiyet açık ve belirgin değildir. Burada öncelikli kılınan her hangi bir cins değil, insandır. Çünkü gelenek ve tasavvuftan gelen inanca göre “kâmil insan” eril ve dişil yapıyı kendisinde barındıran “Âdem” (androjin)’dir. İnsan-ı kâmil ise Kemal-i Mutlak olan Allah’ın tecelligahı ve mazharıdır.
Divan şiirinde sevgili, ince bel, uzun boy, kırmızı dudak, beyaz ten, kıvrım kıvrım ve uzun saçlar vesaire gibi daha çok kadın özellikleri ile vasıflandırılır. Ancak aynı vasıflar meclisteki sakiden (çoğunlukla erkektir); padişah, şehzade, vezir gibi devlet ileri gelenlerine; şeyhten, Hz. Peygamber’e kadar geniş bir yelpazede kullanılmıştır. Özellikle erkekleri kadın vasıfları ile vasıflandırarak aşk ve muhabbet gösterisinde bulunmak, zamanla bazı yanlış yorumlamaları da ortaya çıkarmıştır. Ancak bütün bunların cinsellik ötesinde bir sevgiyi ifade ettiği açıktır. Yoksa Peygamber’in ok gibi kirpiklerinden, inci gibi dişlerinden, lal gibi dudaklarından bahsetmenin mantıklı bir izahını yapmak hiçbir zaman mümkün değildir. Osmanlı şiirinin bildiğimiz ve anladığımız cinselliğin çok üstünde, klişeleşmiş, geleneksel bir yapıyı barındırdığının diğer bir delili de kadın Divan şairleridir. 15. Yüzyıldan 19. Yüzyıla kadar uzanan süreçte karşımıza kadın şairlerimiz çıkmaktadır. Çoğu devlet ileri gelenlerin kızları ve eşleri olan bu şairlerin yazdığı şiirlerde sevgili erkek değil bir kadındır. Eğer metinleri dış görünüşü ve arka planını bilmeden açıklamaya kalkarsak, ortaya ilginç bir durum çıkar; ancak biz şunu iyi biliyoruz ki bu şiir bir geleneğin şiiridir ve cinsiyet bu şiirde bildiğimiz erkek-kadın cinslerinin üzerinde anlaşılması gereken bir konumdadır.
Kullanılan Kaynaklar
           1.Mustafa İSEN, Ötelerden Bir Ses

           2.M. Fuad KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatı Tarihi