Abdurrahim Karakoç ve Mihriban
Ferhat YILDIRIM

“Abdurrahim Karakoç, 9 şiir kitabına, halk edebiyatı türünde sosyal olayları ve bireysel duyuşları aynı anda özümseyebilen, dağı delen Ferhat’ın yüreğinde taşıdığı Şirin’i “Mihriban” zirvesiyle yüceltirken, dağın bağrından akıtacağı suyun halkına bereket getireceği umudunu hep diri tutmuş bir idealisttir. ”Maraş diyarı” menşeli şairlerden olan Karakoç, çok yönlü bir yapısı olan şairlerdendir.” Diye bahsediyor bir hemşerilisi Karakoç hakkında. Burada Karakoç’un hayatından, eserlerinden ya da kaç şiirinin bestelendiğinden bahsetmeyeceğim ama bu demek değildir ki önemli biri değil hissettiklerini açık ve samimi bir şekilde ifade eden ender kişilerdendir. Hayatını ya da eserlerini isteyen her kişi en kısa yoldan internetten edinebilir. Benim anlatmak istediğim ise Karakoç ile nasıl tanıştığım ya da onu nasıl tanıdığımdır. Ortaokul yıllarında duyduğum bir hikayeden sonra Abdurrahim Karakoç hakkında daha çok bilgi edinme yoluna girdim. İşte sizlere bu hikayeden bahsetmek istiyorum. Olur da hala Karakoç’u tanımayanlar ya da tanımak istemeyenler belki ilgilenirler. Hikayeye gelince:

Rivayete göre; Karakoç üniversiteyi kazanmış ve üniversitenin ilk günü erkenden gelip sınıfın kapısını tam karşıdan gören bir sıraya oturmuş ve içeri girenler hakkında (kendi kendisine) önyargıda bulunmaya başlamış.”Şu iyi birisine benziyor. Buna dikkat etmek lazım. Bundan korkulur” gibilerinden. İşte tam bu sırada içeri sarışın, melek yüzlü, masum mu masum bakışları olan bir kız girmiş. Karakoç bunu görür görmez âşık olmuş. Tüm kimyası birden değişmiş. Zaman geçtikçe önce bu kızın adının “Mihriban” olduğunu öğrenmiş, sonra Mihriban’la tanışmış. Zaman geçtikçe Mihriban’la giderek daha samimi olurlar ve artık ortak bir arkadaş grupları oluşur. Çevresinde bunlar yaşanırken Karakoç’un içindeki ateş giderek büyüyor. Yanındayken dokunamamak, sarılamamak dayanılmaz bir hal alıyor. Arkadaş grubunda yedikleri, içtikleri ayrı gitmiyor. Her gün beraberler okulda, öğrenci evlerinde. Tüm bunlar olurken arkadaşları da artık durumdan anlıyorlar çünkü Karakoç, Mihriban’ı görünce ne yapacağını şaşırıyor, okula gelmediği günlerde hemen kız arkadaşlarına koşup soruyor. Tabi bu durum Mihriban’ının da dikkatinden kaçmıyor, kimseye belli etmese de içten içe bu durumdan hoşnutluk duyuyor. Zaman geçtikçe erkekler Karakoç’u, kızlar da Mihriban’ı sıkıştırıyorlar birbirlerine açılmaları konusunda. Tabi bu arada Mihriban’ın talipleri de çıkıyor netice de genç ve güzel bir bayan. Ama Mihriban bu tekliflerin hiçbirine burnun ucuyla bile bakmamıştır. Karakoç, Mihriban’a talip olanları duyunca beyninden vurulmuşa dönüyor ve hemen o kişilerin yollarını kesip onları tehdit etmeye başlıyor. Bir yandan böyle davrana Karakoç bir yandan da tekliflerin reddedildiğini öğrenince de sevinçten ne yapacağını bilmiyor. Bu durumu öğrenen Mihriban, bazen kızmış gibi yapıyor ama bu durum çok hoşuna gidiyor. Aradan zaman geçiyor, samimiyetlikleri, sevgileri giderek artıyor. Artık üniversitenin son yılına gelinmiştir ama hala kimse birbirine açılmamıştır. Bu durum arkadaşları arasında espri konusu bile olmaya başlamıştır. Her ikisi de birbirini sevdiğini bilmektedir ama ne hükümse hiçbiri bir türlü açılma yolunu seçmiyor. Karakoç, tipik bir Anadolu genci gibi utangaç, çekingen birisidir ve Mihriban’la konuşursa onu üzeceğini ya da aşkının karşılık bulmayacağından çekinmektedir sürekli. Mihriban ise böyle konularda ilk adımın daima erkeklerden gelmesi gerektiğini düşünmektedir. Zaman Karakoç için çok hızlı geçmektedir ve artık üniversitenin son dönemi gelip çatmıştır. Bir taraftan erkekler Karakoç’ sıkıştırırken, kızlar da Mihriban’ı sıkıştırmaya başlamışlar. Çünkü birbirini böyle çok seven arkadaşlarının artık birbirlerine kavuşmalarını istiyorlar. Artık bu durumdan arkadaşları da rahatsız olmaya başlıyor. Üniversitenin bitmesi yaklaştıkça arkadaşları bu işin çözülmesi için çareler düşünürken; içlerinden biri:”Birbirlerine açılmaya kadar ikisiyle de konuşmayalım.”önerisini ortaya atıyor. Hepsi arkadaşlarının mutluluğu için bunu kabul ediyor ve o günden sonra Karakoç’un tek konuşabildiği kişi Mihriban, Mihriban’ın da konuşabildiği tek kişi Abdurrahim’dir. Aslında her ikisi de bunca yıllık arkadaşlarının kendileriyle niçin konuşmadıklarını çok iyi bilmektedirler ama ikisi de bu durumu düzeltmek için hiçbir şey yapmamaktadırlar. Aslında Karakoç çok kere aşkını anlatmaya çalışmıştır ama ne zaman Mihriban’la yalnız kalsalar bir türlü konuşamamakta, kendisini anlatamamaktadır. Sanki her şey kendisine engel oluyor, hissine kapılıyor. Çünkü ne zaman konuşmak istese ya yalnız kalamıyorlar ya da bir türlü konuşamıyor. Artık her ikisi de bu durumdan sıkılmaya başlamıştır, üniversite çekilmiyordur. Derken yine Mihriban’a biri talip olmuştur ve bu sefer Mihriban teklifi düşünmesi için zaman istiyor. Bunu duyan arkadaşları niçin böyle bir şey yaptığına bir türlü akıl erdiremiyorlar ve dayanamayıp Mihriban’a cevabının ne olacağını soruyorlar. Mihriban da artık bu durumdan sıkıldığını ve Karakoç’a çok kızgın olduğunu söyleyerek, bu sefer teklife hayır demeyeceğini arkadaşlarına söylüyor. Arkadaşları duyduklarının şokunu atlatmadan Mihriban oradan uzaklaşıyor. Sessiz ve kimsesiz bir köşeye çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Arkadaşları bunun bir şaka olduğunu düşünüyor çünkü birbirini böyle seven iki aşığın sonunun böyle olacağına hiç inanmıyorlar. Bir yandan da bu durumu Karakoç’ söyleyip söylemeyeceklerini kara kara düşünmeye başlıyor ve bu durumu öğrenmesi durumun Karakoç’un gidip konuşacağını düşünerek, ona söylüyorlar. Eve gidip, anlatmak için yola çıkıyorlar. Eve geldiklerinde Karakoç onlara doğru sevinçle koşarak, bağıra bağıra “Bitti, bitti, sonunda bitirebildim” diyor. Arkadaşları da biran söyleyeceklerini unutup,”Ne oldu, neyi bitirdin?” diye merakla sormaya başlamışlar. Karakoç’ta, Mihriban’a kendimi anlatacak bir şiir yazmaya çalıştığını ve sonunda bitirebildiğini söylemiştir. Arkadaşları da sevinçle sonunda konuşacaksın öyle mi ama bir sorun var. Karakoç’ta merakla ” Ne oldu, Mihriban’a mı bir şey oldu, o iyi öyle değil mi?” soruları arka arkaya sıralamaya başlıyor. Birkaç saniye sonra ortamı büyük bir sessizlik kaplar ve herkes birbirine çaresizce bakmaya başlar. Durumu Karakoç’a nasıl anlatacaklarını kara kara düşünmeye başlarlar. Karakoç birden bağırır ve “Ne oldu?” birisi bir şey söylesin, der. Arkadaşları da çaresizce vaziyeti anlatırlar. Tüm yaşananları duyan Karakoç ceketini alıp, kendisini sokağa atar. Arkasından koşan arkadaşları onun izini kaybederler. Birkaç gün Karakoç’u kimse görmez. Arkadaşları giderek korkmaya başlar ve Karakoç’un kendisine bir şey yaptığını düşünürler. Tüm bu yaşananlardan habersiz olan Mihriban ise bu arada üniversiteye gelmez ve nişan hazırlıklarıyla uğraşmaya başlar. Mihriban’ı arayan kimse bulamaz. Bir gün sonra Karakoç ortaya çıkar. Üstü başı çamur içindedir ama yüzü üstünden de beter bir haldedir. Arkadaşları, onu teselli etmeye çalışırlar ama o, hiç kimseyle konuşmaz. Yaşayan bir ölü misali üniversiteye gider, gelir. Bu arada Mihriban da ortaya çıkmıştır ve arkadaşlarına nişanlandığını söylemiştir. Karakoç’un durumunu görünce dayanamaz ve arkadaşlarına ne olduğunu sorar. Nişanı duyan arkadaşları Karakoç’un, Mihriban’ın gözünde küçük düşmemesi için çok sevdiği bir yakınını kaybettiğini söylerler. Bunu duyan Mihriban dayanmayıp Karakoç’un yanına gider ve “Başın sağolsun” der. Şaşkın bir şekilde Mihriban’a bakan Karakoç’un gözünden iki damla yaş akar ve başını sallayarak, daha fazla dayanamaz ve oradan hızla ayrılır. Bu olay Mihriban’ın Karakoç’u gördüğü son olay olur. Mezuniyet törenine bile katılmayan Karakoç’a ne olduğunu hiç kimse bilmez.

Tabi ki hikaye bu şeklide bitmiyor ama hikayeye devam etmeden Karakoç’un, Mihriban için yazdığı şiirden bahsedelim.Karakoç, Mihriban için bir çok şiir yazmıştır ama bu şiirin ayrı bir yeri vardır çünkü; bu şiirle aşkını anlatacağını düşünmüştür ama hiçbir şey hayal ettiği gibi gitmemiştir ve bu şiiri Mihriban’a verememiştir.İşte bir gencin yüreğinin derinliklerinden koparak oluşan o meşhur şiir:

 

                              

MİHRİBAN

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban 
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban 

Yar, deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban 

Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım kara bahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor Mihriban   

 

Tüm bu yaşananlardan sonra herkes bir tarafa dağılmıştır ama Karakoç’un nerede olduğunu hiç kimse bilmemektedir. Mihriban ise Edebiyat Öğretmeni olarak atanmıştır. Aradan birkaç sene geçtikten sonra günün birinde Mihriban’ın bulunduğu ilde edebiyatçılardan oluşan bir grubun bir söyleşi vereceği ve herkesin bu söyleşiye davetli olduğunu anons eden sesi duyan Mihriban buna gitme kararı alır. Anonsta hangi edebiyatçılarında olduğu söylenir ama Mihriban kimlerin olduğunu anlayamaz. O gün gelir ve Mihriban en ön sıralardan birine oturur. Konuşmacılar sahneye çıkar ve söyleşi başlar. Konuşmacılardan biri söyleşinin sonunda genç bir şairin şiir okuyacağını söyler ama bu genç şairin kim olduğunu söylemez. Söyleşi Mihriban için çok zevkli geçmiştir ve bir ara gizemli şairi düşünür “acaba kim?” diye. Söyleşinin sonuna doğru konuşmacılardan biri işte sizlere sözünü ettiğimiz genç şair der ama tam ismini söyleyecekken, söyleşinin havasına kapılan seyirciler daha ismini bile duymadan alkışlamaya başlar ve konuşmacı da ismi söylemekten vazgeçer. Sahneye çıkan Karakoç’tur. Seyircileri selamlayan Karakoç, bir yandan da seyirciler arasında tanıdık kimse olup olmadığına göz ucuyla bakar ve birden ön sırada ki sarı saçlı bayan dikkatini çeker ve o tarafa döner. Dönerken de aklına üniversitenin ilk günü yaşadıkları gelir. Hafif bir tebessümle döner ve gözlerine inanamaz. Karşısında duran kişinin Mihriban olduğunu görünce yüreğinin sanki yerinden fırlayıp Mihriban’ın kucağına konduğunu hisseder. Karakoç bunları yaşarken Mihriban ise o yağız delikanlının ayaklarına kapanmak için kendisini zor tutar. Tüm bunlar yaşanırken Karakoç o meşhur, insanı aşık eden o yüce duygularla dolu şiirini okumaya başlıyor.”Sarı saçlarını deli gönlümü / bağlamışım, çözülmüyor Mihriban “ diye başlıyor okumaya Karakoç, okurken de Mihriban’a bakıyor.İlk mısraları duyar duymaz yüreğinde biriken tüm sevginin gücüyle haykıra haykıra ağlamaya başlıyor.Seyirciler bir yandan kendilerini şiirin büyüsüne kaptırırken bir yandan da bu bayanın neden ağladığını merak ediyorlar.Karakoç şiirini bitirip seyircileri tekrar selamladıktan sonra kulise dönüyor.Soyunma odasına girip ağlamaya başlıyor.Hayatın ne kadar acımasız olduğunu haykırıyor.Kendi kendine “Ben seni böyle mi görecektim?” diye söylenmeye başlıyor.Yüreğindeki sevgi ve acıya daha fazla dayanamayan Mihriban koşarak kulise yöneliyor.Karakoç’u ararken de bir yandan da çocuk gibi seviniyor.Kapıya vuruyor ve içeriden “Buyurun.” Sesini duyunca içeri giriyor ve Karakoç’un kapıya yaşlı gözlerle baktığını görüyor. Karakoç’un konuşmasına bile izin vermeden “SENİ SEVİYORUM” diye haykırmış. Senin de beni sevdiğini biliyorum, bu şiiri de bana yazdığını duymuştum arkadaşlardan,  yeter artık bitsin bu hasret. Ne olur artık dayanamıyorum sensizliğe. Mihriban bunları söylerken gözlerinden akan yaşları silmeye çalışan Karakoç’un elleri yüzüne değince Mihriban’ın tüm vücudunu bir titreme kaplıyor. Bir yandan Mihriban’ı dinleyen Karakoç bir yandan da hafızasını yoklar. Mihriban sakinleştiğinde “ sen evlenmedin mi?” diye sorar. Mihriban; “seni üniversiteden sonra çok aradım ama hiç kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Nişanı sadece sana cesaret vermesi için yaptım ve sonra da attım. Ama tüm bunlar yaşanırken sen ortada yoktun. Seni çok aradım.” Bunları duyan Karakoç gözyaşlarına engel olmaz yanındaki sandalyeye çöker. Kara kara düşünmeye başlar. Mihriban bu durum karşısında “sen üniversitede de böyleydin, sürekli hindi gibi düşünürdün.” der.Aradan biraz zaman geçer ama Karakoç hala düşüncelidir.Bu duruma bir anlam veremeyen Mihriban tekrar “ Bu şiiri bana yazdığını ve seninde beni sevdiğini biliyorum.” Der.Bunun karşısında Karakoç ayağa kalkar ve Mihriban’a bakıp, ben o şiiri sana değil kızıma yazdım,der.Duyduklarına inanamayan Mihriban  olduğu yere yıkılır.Hemen yardım isteyen Karakoç, Mihriban’ı hastaneye kaldırır ve hastane odasında Mihriban’ın ayılmasını beklerken bir şiir daha yazar.Mihriban uyanmadan odadan ayrılır.Mihriban uyandığında etrafına şaşkınlıkla bakar ve nerede olduğunu anlamaya başlar aniden aklına Karakoç gelir ve odadaki hemşireye beni buraya kim getirdi, diye sorar.Hemşire de bir erkeğin getirdiğini ve size verilmek üzere bu zarfı bıraktığını söyler.Zarfı açıp okur, okurken de gözyaşlarına hakim olamaz.Hemşire ne olduğunu sorduğunda; “ çok sevdiği bir yakınını kaybettiğini” söyler.

Zarfta şu yazıyormuş:

MİHRİBAN ( UNUTURSUN)

“Unutmak kolay mı? ” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep..
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce...
Ha işte tıpkı öylece
Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihriban’ım.
                     ABDURRAHIM KARAKOÇ  
Tüm bu yaşananlardan sonra şiiri okurken ya da en azından şarkısını dinlerken bu olayı dikkate almayı unutmayınız. O zaman Abdurrahim Karakoç’un şairliğine bir kere daha hayran olacaksınız. Yalanların doğru olduğu bir zaman da böyle bir sevgiyi görmeyeli uzun zaman olmuştu, değil mi? Karakoç yüreğini kara’ya dökmede başarılı şairlerimizdendir. Ne yazık ki; bir sanatçının değerinin anlaşılması için ölmesi gerekiyor. Umarım asırlardır süren bu gafletten uyanır, sanata ve sanatçıya hak ettiği değeri veririz. Mihriban olayında olduğu gibi hayatta geç kalmamanız dileğiyle…