ÜnLü MatematikçiLer
AHMET FERGANİ
9. yüzyılın başlarında dünyaya geldiği kabul edilen ünlü matematik ve
astronomi bilgini Ahmet Ferganî, çağının bilim ve kültür merkezlerinden olan
Türkistan'ın Fergana bölgesindendir. Bilim ve kültür tarihimizin birinci elden
kaynakları olan tezkireler (biyografik eserler)de doğum tarihi ile ilgili bir
bilgi bulunmamakla birlikte kendisi gibi bir astronom olan babasının adının
Muhammed, dedesinin ise Kesir olduğu kayıtlıdır.
Ahmet Ferganî, ilk öğrenimini ünlü bilginlerin yetiştiği Fergana'da yaptı ve
büyük bir ihtimalle astronomi konusundaki bilgilerini babasından aldı. Belli bir
seviyeye geldikten sonra da mevcut bilgilerine yeni bilgiler katmak amacıyla da,
çağının bilim, kültür ve aynı zamanda halifelik merkezi olan Bağdat'a geldi.
Ömrünün yarısına yakınını burada geçiren Ferganî, kısa sürede matematik ve
astronomi konularındaki bilgisini Bağdat bilim çevresine kabul ettirip, bilimin
gelişmesine olan katkılarıyla bilim tarihinde adlarından övgüyle bahsedilen
Abbasi halifelerinden Me'mun ve el-mütevekkil döneminin en ünlü bilginleri
arasına girdi
861 yılında halife el-Mütevekkil tarafından Nil ırmağı kıyısında yapılan ölçüm
işlerini yürütmesi için Mısır'a gönderilen Ferganî'nin, bundan sonraki yaşamı
bilinmiyor.
Ali
Kuşçu
Doğum: 1394
Ölüm: 1449
Onbeşinci yüzyılda yaşamış önemli bir astronomi ve matematik bilginidir.
Babası Timur’un torunu olan Uluğ Bey’in doğancıbaşısı idi. “Kuşçu” lakabı
buradan gelmektedir.
Ali Kuşçu Semerkand’da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu
sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızade-i Rümi ve Giyasüddin Cemşid
el-Kaşi gibi, dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri
almıştır. Ali Kuşçu, bir aralık, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey’den
habersiz Kirman’a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkal el-Kamer adlı risalesi
ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey’e armağan etmiş ve Ali
Kuşçu’nun, kendisinden izin almadan Kirman’a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi
okuduktan sonra onu takdir etmiştir.
Ali Kuşçu, Semerkand’a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevini’nin müdürü
olan Kadızade-i Rümi’nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey’in
Zici’nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey’in ölümü üzerine Ali
Kuşçu, Semerkand’dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından,
Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacıyla Fatih’e elçi
olarak gönderilmiştir.
Bir kültür merkezi olmanın şartlarından birinin de bilim adamlarından
biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu’ya İstanbul’da kalmasını ve
medresede ders vermeini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine Tebriz’e dönerek
elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul’a geri döner. İstanbul’a dönüşünde
Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda
karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu’yu
karşılayanlar arasında, zamanın uleması İstanbul kadısı Hocazade Müslihü’d Din
Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’ya 200
altın maaş bağlanır ve Ayasofya’ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu burada,
Fatih külliyesinin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri
vermiştir. Ayrıca İstanbul’un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş
saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun, medreselerde matematik derslerinin
okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler, olğanüstü rağbet görmüş ve
önemli bilim adamları tarafından da izlenmiştir. Ayrıca dönemin
matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığıyla Ali
Kuşçu’nun derslerini takip etmiştir.
Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli
eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip, zaferden
sonra Fatih’e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç
bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve
gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektdedir. İkinci bölüm, Yer’in şekli ve
yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer’e ilişkin ölçüleri ve
gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkin olmuş olan bu
astronomi eseri, küçük bir el kitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya
koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu’nun
diğer önemli eseri ise, Fatih’in adına atfen Muhammadiye adını verdiği matematik
kitabıdır.
Baire (1874 - 1932)
Rene Baire, 1874 yılında Paris'te doğdu. Ecole Normal Superieure'de öğrenimini
tamamladı. Daha sonra Dijon Fen Fakültesinin matematik analiz derslerini okuttu.
Kendisi gibi Fransız matematikçileri olan Henri Poincare, Emil Borel ve Henri
Lebesgue ile beraber gerçel değişkenli fonksiyonlar üzerinde yeni çığırlar açtı.
Gerçel analiz üzerinde çok değerli kitaplar yazdı. Baire sınıfları oldukça
Ünlüdür. 1932 yılında Chaber'de öldü.
Bernoulli'ler
"Bu adamlar şüphesiz birçok şeyler başarmışlar ve seçtikleri hedefe en iyi bir
biçimde varmışlardır" diyen Jean Bernoulli, Bernoulli ailesinin neler
yaptıklarını belirtmek istemektedir.
Üstün zekalı soylarının geçmişleri uzun uzun genetikçiler tarafından
incelenmiştir. Son olarak, Mendel kanunlarıyla kalıtsal özelliklerin sonuçları
matematiksel ifadelere bağlanmıştır. Yine bu incelemelere göre, üstün zekalı
kimseler istenerek veya bilinmeyen terslikler yüzünden yardım görmezse onların
da yok olup gitmeleri çok kolaydır. Buna en iyi örnekler matematik tarihinde
görülür. Bunlar da Bernoulli ailesidir. Üç veya dört nesilde sekiz on tane üstün
zekalı matematikçi veren Bernoulli ailesi incelemeye değer. Yalnız bir noktayı
daha belirtmede yarar vardır. Evde piyano yoksa, bu evden Chopen veya Motzart'ın
çıkması beklenemez. Bu nedenle, dahi kimselerin ortam bulup filizlerini sürmesi
koşulu ilk planda gelir. Yoksa yeşeremez. Matematik dışında belki de bambaşka
bir insan olurlar.
Bernoulli soyunun zamanımıza kadar gelen döllerinin hemen hemen yarısı bu
biçimde üstün zekalı kimseler olarak çıkmışlardır. Yine matematikçi
Bernoulli'lerin torunlarının tam yüz yirmi tanesi atıldıkları alanlarda, büyük
izler bırakmışlar ve çok başarılı olmuşlardır. İçlerinden birçoğu hukukta,
bilginlikte, edebiyatta, serbest mesleklerde, idari alanlarda ve görevlerde ve
sanatta gerçek bir üstünlük göstermişlerdir. Bernoulli soyunun bireylerinden hiç
birinin başarısız olduğu görülmemiştir. Matematik alanında daha çok Bernoulli
soyunun ikinci ve üçüncü kuşakta sivrildiğini görmekteyiz. Bunların çoğu
matematik mesleğini kendileri seçmemelerine karşın, matematik onları çekmiş ve
kendisine hizmet ettirmiştir.
Bernoulli ailesi, diferansiyel ve integral hesabın gelişmesinde, uygulanmaya
konulmasında ve tüm Avrupa'ya yayılmasında en önde yer almışlardır. Gerçekten,
Bernoulli'ler ile Euler diğerlerini bastırarak integral ve türevi çok ileriye
götürmüşlerdir. Gerek bu ailenin kalabalık oluşu gerekse yaptıkları çalışmaların
çok sayıda olması bu aileyi ve bu ailenin tüm fertlerinin tanıtılmasını
olanaksız kılar. Bernoulli'ler, Saint-Barthelemy toplu öldürmelerinde olduğu
gibi, Hügnoların Katolikler tarafından toplu öldürmelerinden kurtulmak için 1583
yılında Anvers'ten kaçan bir ailenin soyudur.
Hatırlanacağı üzere, Fransa'da IX. Charles zamanında 24 Ağustos 1572 günü
Protestanlar toplu olarak öldürülmüştü. Bernoulli ailesi ilk kez Frankfurt'a
Sığındı. Daha sonra İsviçre'ye gidip orada Bale kentine yerleşti. Bernoulli
soyunun kurucusu, Bale'in en eski ailelerinden biri ile birleşip büyük bir
tüccar oldu. Eski Nicolas da, büyük babası ve dedesi gibi büyük bir tüccar oldu.
Tüm bu adamlar hep tüccar kızlarıyla evlendiler ve dededen başka hepsi de zengin
oldular. Yalnız bir tek Bernoulli bu geleneği doktor olarak değiştirdi. Bu
tüccar ailede kuşaklar boyu gizli kalmış olan matematik deha birden ortaya
çıktı.
Şimdi, bu aileden sekiz matematikçinin önemli ilmi çalışmalarını sırasıyla
kısaca verelim. 1. Jacques, Leibniz tarafından ortaya atılan diferansiyel ve
integral hesabın şeklini inceledi. 1687 yılından ölümü olan 1705 yılına kadar
Bale'de matematik profesörlüğü yaptı. 1. Jacques, Newton ve Leibniz'in bıraktığı
bu hesabı daha ileri götürerek, onu zor ve önemli uygulamalarına
yönlendirenlerin başında gelir. Analitik geometri, olasılıklar kuramı ve
değişimler hesabına ait buluşları çok değerlidir.Bu değişimlerle ilgili
problemlerin üzerinde daha sonra, Euler, Lagrange ve Hamilton da durmuştur.
Fermat'ın "minimum zaman" problemi bu değişimle çözülebilen türlerden biridir.
Aslında, değişim probleminin doğuşu çok eskidir. Söylentiye göre, Kartaca şehri
kurulduğu zaman adam başına bir sabanın bir günde sürebileceği kadar alanda
toprak verilmişti. Adamın bir günde sürebileceği çizginin uzunluğu bilindiğine
göre en büyük alanı elde etmek için sabanın izinin şekli ne olmalıdır? Ya da,
matematik bir dille söylersek, çevre uzunlukları aynı olan şekillerden maksimum
alanlısı hangisidir? Yanıtı hemen çemberle çevrili bir dairedir. Bu da, Analizde
ünlü maksimum ve minimum problemidir.İşte, 1. Jacques, bu problemi çözdü ve
genelleştirdi. Sikloidin en çabuk iniş eğrisi olduğu, 1. Jacques ve 1. Jean
kardeşler tarafından 1697 yılında, başka bilginlerle hemen hemen aynı zamanda
bulundu. Birçok problem, bu maksimum ve minimum yöntemi ile kolayca çözülebilir.
1. Jacques'in ölümünden sonra 1713 yılında olasılıklar kuramında "Ars
Conjectandi" adlı büyük eseri yayınlandı.
1. Jacques Bernoulli, diferansiyel ve integeral hesaba ait birçok çalışmasında
çok ileri sonuçlar bulmuştur. Libniz'in yaptığı çalışmalar üzerinde devam
ederek, zincir eğrisi problemi ile uğraşmıştır. Bu problem, bugün için geçerli
olan asma köprüler, telefon telleri ve yüksek gerilim telleri problemidir. O
devirde yeni ve zor olan bu problem, şimdi oldukça kolay ve çok uygulaması olan
bir mekanik problemidir.
1. Jacques ile 1. Jean kardeşler beraber çalışsalar da, bu kardeşlerin arası her
zaman da iyi olmamıştır. Özellikle 1. Jean çok kavgacıydı. Bernoulli'ler
matematiği çok ciddiye alıyor ve bu yüzden aralarında sürekli tartışmalar
oluyordu. Bu konuda yazılan mektupları, kaba küfürlerle doludur. Ôzellikle 1.
Jean, kardeşinin fikirlerini ve düşüncelerini çalmakla kalmadı, oğlu ile beraber
Fransız ilimler Akademisinin düzenlediği yarışma sınavına katıldı. Birinci gelen
ve yarışmadaki ödülü alan kendi oğlunu bile evinden kovdu. Ayrıca, 1. Jacques'in
mistik yönüyle biraz da davranış bozuklukları vardı. Bu ailede bu mistik
davranış bozukluğu daha sonraki Bernoulli'lerde de biraz görülür. 1. Jacques'in
bir saplantısı da, üzerinde çok çalıştığı ve birçok yönlerini keşfettiği,
geometrik dönüşümlerin çoğu ile yine kendine benzer şekle giren logaritmik ya da
eşit açılı bir yaya hayran kalmıştı. Mezarına bile bu yayın resminin çizilmesini
ve "Aynı kalarak değişirim" yazısının yazılmasını vasiyet etti. 1705 yılında
öldü.
1. Jacques'in kardeşi olan 1. Jean'ın ilk mesleği doktorluktu. Kendisine
matematik öğreten kardeşi 1. Jacques'le sürekli tartışır ve kavga ederdi.
Leibniz ve Euler'e tapar fakat rakibi olduğundan Newton'dan nefret ederdi. Eski
Nicolas, 1. Jacques'in ilahiyatçı olmasını istiyordu. Fakat o bu mesleği
istemedi. Babası, 1. Jean'ı da aile mesleğine sokmak için çok uğraştı. O da
ağabeyine uyarak isyan etti. Soydan gelen matematik yeteneğini farketmeden tıbba
çalıştı. On sekiz yaşında doktor oldu. Fakat, kısa zamanda hatasını anlayıp
kendisini matematik çalışmalarına verdi. İlk kez, 1695 yılında Groningen'e
matematik profesörü oldu. 1705 yılında kardeşi 1. Jacques ölünce onun yerine
geçti.
l. Jean, matematikte kardeşinden daha çok eser verdi. Özellikle, diferansiyel ve
integral hesabın Avrupa'ya yayılmasında çok hizmet etti. Matematikten başka,
fizik, kimya ve astronomi üzerine çalışmaları da vardır. Uygulamalı ilimlerde
optiğe çok çalıştı. Gelgit olayları kuramı ve gemilerin yelkenlerinin matematik
incelemesi ile uğraştı. Mekanikte sonsuz küçük yer değiştirmeler kuralını ifade
etti. Matematik tarihinde çok az görülen bir fizik ve zihni, güce sahip bir
adamdı. Ölümünden birkaç gün öncesine kadar matematik çalışmaları gösterdi. 1748
yılında seksen yaşında öldü.
1. Nicolas'ta, kardeşleri gibi matematikçi yaratılmıştı. O da, diğer
Bernoulli'ler gibi hayata yanlış yoldan başladı. On altı yaşında Bale
Üniversitesinden felsefe doktoru ünvanını ve yirmi yaşında hukuktan en yüksek
rütbeyi aldı. Saint Petersburg Akademisine matematik okutmadan önce, Berne'de
hukuk profesörü oldu. 1716 yılında öldüğünde, ünü çok büyüktü. Bu nedenle,
imparatoriçe Katerina devlet hesabına bir cenaze töreni yaptırdı.
Bernoulli'lerin bu kalıtsal özelliği, ikinci kuşaklarda da garip bir biçimde
görülür. 1. Jean'ın ikinci oğlu Daniel (1700- 1782), iş alemine sokulmak,
istendi. Fakat O, kendisinin doktorluğa daha yatkın olduğunu düşündü.
Matematikçi oluncaya kadar da doktorluk yaptı. On altı yaşından itibaren,
kendisinden beş yaş büyük olan kardeşi III. Nicolas'tan (1695 - 1726) matematik
dersleri almaya başladı. Daniel ve büyük Euler çok içten dosttular. Bazen de
aralarında arkadaşça yarışıyorlardı. Euler gibi Daniel Bernoulli de Paris
İlimler Akademisi ödülünü tam on kez kazandı. Bazen de ödül birkaç kişi arasında
bölünüyordu. Daniel'in çok sayıda eseri vardır. Bu eserlerinden en ünlüsü,
sıvılar dinamiğine aittir. O, bunları yalnız enerjinin korunması ilkesinden
hareket ederek bulmuştur. Bugün, sıvıların hareketleriyle doğrudan doğruya veya
uygulamalı alanda uğraşan herkes, Daniel'in adını bilir.
Daniel, yirmi beş yaşındayken Saint Petersburg'a 1725 yılında matematik
profesörü olarak atandı. Fakat, oradaki barbar yaşantıdan o kadar iğrendi ki,
sekiz yıl sonra ilk fırsatta Bale'ye döndü. Anatomi, botanik ve fizik dersleri
okuttu. Matematikte çok eser verdi. Diferansiyel ve integral hesap, olasılıklar
kuramı, titreşen teller kuramı, gazların kinetiği kuramı ve uygulamalı
matematiğin birçok problemi üzerinde çalıştı. Daha ileri, Daniel Bernoulli'ye,
fiziğin kurucusu denilmiştir. Bazı Bernoulli'ler gibi Daniel de dini konular ve
felsefeye eğilmiştir.
Bernoulli'lerin ikinci kuşaktan olan üçüncü matematikçi III. Nicolas ile,
Daniel'in kardeşi II. Jean da hayata yine yanlış yoldan başladı. Asıl mesleğine
kalıtsal özellikten veya kardeşinin etkisi ile girdi. Önce hukuk öğrenimi gören
III. Nicolas, matematik kürsüsünde babasının yerine geçinceye kadar Bale' de
hukuk dersleri verdi. Fiziğe çok çalıştı. Elde ettiği sonuçlar, Paris İlimler
Akademisi ödülünü üç kez kazandıracak kadar parlaktı.
II. Jean'ın oğlu III. Jean da, ailesinin geleneğine uyarak başlangıçta o da
yanlış yola saptı. O da babası gibi işe hukukla başladı. On dokuz yaşında asıl
işini buldu. Berlin'de, Prusya Kralının astronomu olarak atandı. Astronomi,
coğrafya ve matematikle uğraştı.
II. Jean'ın diğer oğlu II. Jacques'te (1759 -1789), atalarının hatasını işledi.
İlk olarak hukuk öğrenimi gördü. Yirmi bir yaşında deneysel fizik öğrenmeye
başladı. Bu sıralarda matematikle de uğraştı. Saint Petersburg Akademisi
matematik ve fizik kısmına yarım gün üyesi oldu. Bir kaza sonucu boğuldu. Ümitle
dolu hayatı otuz yaşında 1789 yılında söndü. II. Jacques'in matematiğe neler
yapabileceği bu nedenle bilinmiyor. Aynı zamanda Euler'in torunlarından biri ile
evliydi.
Matematikçi Bernouli'lerin ailesinin bu öz öyküleri II. Jacquesle de bitmez. Bu
soyun yetenekleri, bitmek ve tükenmekten çok uzaktı. Bernoulli'ler hakkında
birçok öyküler ve söylentiler de vardır. Şüphesiz, bu kadar geniş hizmetler
veren ailenin bu kadar iz bırakacağı da doğaldır. Bugün bile Bernoulli'lerin soy
ağacının devamı araştırılırsa, yine birçok matematikçinin bulunabileceği şüphe
götürmez.
Bolzano (1781 -
1848)
Bernhard Bolzano, Çekoslovakya'nın Prag kentinde 5 Ekim 1781 günü doğdu. Babası
bir İtalyan göçmeni ve küçük bir esnaftı. Annesi de, Prag' da madeni eşya ile
ilgilenen bir ailenin kızıydı. Bolzano, Prag Üniversitesinde, felsefe, fizik,
matematik ve ilahiyat çalıştı. 1807 yılında Prag'da aynı üniversiteye din ve
felsefe profesörü olarak atandı. 1816 yılına kadar bu üniversitede başarılı
dersler verdi. 1816 yılında, Hıristiyan kilisesince benimsenen inanç, duygu ve
düşünceye ters düştüğü için, bu inançlarından dolayı suçlandı. 1820 yılında
Avusturya hükümeti Bolzano'nun bu yıkıcı ve kendileri için kırıcı olan
konuşmalarından dolayı onu ülkeden uzaklaştırdı. Bolzano, İtalyan asıllı bir Çek
filozofuydu. Aynı zamanda iyi bir mantıkçı ve çok iyi de bir matematikçiydi.
Bolzano, 1820 yılında daha çok akılcılıkla suçlandı. Onun matematiğe dayalı bir
felsefesi ve düşüncesi vardı. Bu nedenle Kant'ın idealizmine karşı çıktı.
Kendisi aslında bir Katolik papazıydı. 1805 yılından sonra, Prag Üniversitesinde
din felsefesi okuttu. Matematikte, sonsuzluk ve sonsuz küçükler hesabı üzerinde
çalıştı. "Sonsuzluk üzerine Paradokslar" adlı kitabı 1851 yılında yayınlandı.
Noktasal kümeler üzerine de çalışmaları olmuştur.
Bolzano'nun en acıklı yılları, 1819 ile 1825 yılları arasına rastlar. Prag
Üniversitesince, tam yedi yıl ders vermemek ve yayın yapmamak üzere
cezalandırılır. Bu üniversitece profesörlüğü de elinden alınır. Tüm bu baskılara
karşı onun yüksek kafası hiç durmadan çalışmıştır. Analizde, geometride,
mantıkta, felsefede ve din üzerinde çok sayıda yayınını gerçekleştirmiştir.
Bugün, analizde bildiğimiz ünlü Bolzano-Weierstrass teoremini ilk kez
"Fonksiyonlar" adlı kitabında o kullandı. Fakat, teoremin ispatını daha önceki
çalışmalarında yaptığını ve kaynak olarakta bu çalışmasını verir. Ancak, sözü
edilen bu çalışma ve kaynak bugüne kadar bulunamamıştır. Çok kullanılan ve
kendisinin de çok kullandığı bir teoremin ispatının Bolzano tarafından verilmiş
olması olasılığı çok fazladır. Zaten bu teoreminin ispatı verilmeseydi Bolzano
tarafından bu kadar çok kullanılmazdı. Sonraki yıllarda bu teoremin ispatı tam
olarak Weierstrass tarafından verilmiştir. Bu nedenle bu teorem analizde Bolzano
- Weierstrass teoremi adıyla bilinir.
Bolzano'nun temel çalışmaları, sonsuzlar paradoksu üzerinedir. Bolzano'ya yayın
yapma yasağı konduğu için, yaşamı sürecinde bu eserlerini ne yazık ki
yayınlayamamıştır. "Sonsuzlar Paradoksları" adlı çalışması ancak onun ölümünden
iki yıl sonra 1850 yılında basılmıştır. Bu çalışması, sonsuz terimli serilerin
birçok özelliğini içerir. Diğer birçok matematikçide olduğu gibi yaşam sürecinde
çok hırpalanan, şanssızlıklar ve baskılarla horlanan Bolzano, 18 Aralık 1848
günü yine Prag'da öldü. Bugün hala, sınırlı ve sonsuz her dizinin en az bir
yığılma noktası vardır teoremiyle anılır.
Bolzano, çalışmalarının birçoğu ile Weierstrass'a benzer. Çalışmalarının birçoğu
zaten bu yöndedir. Çok sayıda ilginç ve kullanışlı fonksiyon örnekleri vardır.
Bolzano' nun kümeler kuramındaki çalışmaları da Cantor'a benzer. Matematikteki
özlü çalışmaları, sonsuzun paradoksu üzerine yoğunlaşır. Bu buluşlarının tümü
ölümünden sonra yayınlanmıştır. Kendisi yayınlandığını görememiştir. Hiç bir
yerde türevlenemeyip salınım yapan, x=0 noktasında sürekli olan fonksiyon
örnekleri buldu ve bu fonksiyonların grafiklerini çizdi. Fakat, Bolzano'nun
ispatı tam değildi. Ancak, bu soruya tam ve noksansız yanıtı veren fonksiyonu
yine Weierstrass buldu.
Boole (1815 - 1864)
2 Kasım 1815 yılında Lincoln'da doğan George Boole, basit bir dükkancının
oğluydu. O çağın İngiltere'sinde dükkancılık oldukça aşağılanan bir meslekti.
Kendi kendini yetiştiren bu dahinin yüksek zekası en aşağı halk tabakasına
verilmişti. Bu zeka, kendi yağıyla kavrularak bulunduğu çevrede kalacaktı. Bu
deha, yüksek tabakaların okullarında da okuyamazdı. Boole'un girmek istediği
okulda Latince gibi lüks dersler de okutulmuyordu. Servet ve para yönünden daha
aşağı düzeyde doğmuş olanların okulunda okumalıydı. Kendisinin fakirlikten
hiçbir zaman kurtulamayacağını bilen ve oğluna kapalı kapıları açmak için
elinden geleni yapmış olan babasının sevgiyle dolu ve cesaret verici sözleriyle
Boole Latince'yi tek başına öğrendi. Bunun için babasının bir arkadaşı olan
küçük bir kitapçıya başvurmuş, fakat bu adamcağız da çocuğa Latince'nin ilk
gramer kurallarını açıklayabilmişti. Boole on iki yaşına geldiği zaman Horace'ın
bir şiirini İngilizce'ye çeviri yapabilecek kadar Latince'yi öğrenmişti. Çeviri
tekniğini bilmeyen baba, oğluyla gurur duyduğu için, bu çeviriyi bulundukları
yerin yöre gazetesinde yayınlatır. Okulda büyük bir gürültü kopar. Bu gürültünün
bir kısmı iyi ve bir kısmı da kötü yöndeydi.
Klasikler öğretmeni, on iki yaşındaki bir çocuğun böyle bir çeviriyi
yapabileceğini bir türlü kabul etmiyordu. Bu çevirideki bazı yanlışlıklardan
mahcup olan Boole, dilbilgisi eksikliklerini tek başına doldurmaya karar verdi.
Bu sırada Yunanca'ya da başlamıştı.
Boole'un babası, oğluna okulunun üstünde matematik dersleri vermiş ve optik
aletlerin yapımıyla ilgisini arttırmıştı. Fakat Boole, hala klasik
çalışmalarının yüksek mevkilerin anahtarı olduğunu düşünüyordu. Okulu
bitirdikten sonra ticaret derslerini izledi. Fakat, bu derslerin umduğu gibi bir
faydası olmadı. On altı yaşına gelince fakir ailesine yardım etmek gerektiğini
anladı. Bu nedenle de bir ilkokulda ders vermeye başladı. Bu öğretmenliği tam
dört yıl sürdü. Fakat, rahat bir yaşama kavuşamamıştı. Serbest meslekte
çalışmayı düşünüyordu. Asker ve hukukçu da olamazdı. İçinde bulunduğu
öğretmenlikte pek iç açıcı değildi. Geriye papaz olmak kalıyordu. Dört yıllık
öğretmenliği süresince Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerini de tam olarak
öğrenmişti.
Sonunda Boole, tutacağı yolu buldu. Babasının ona vermiş olduğu ilk matematik
dersleri artık meyvesini vermeye başlamıştı. Boole, yirmi yaşına gelince bir
özel okul açtı. Burada matematik öğretmesi gerekiyordu. Babasından aldığı
derslerin faydasını gördü. O zamanın el kitaplarını gözden geçirdi. Önce
hayretle incelediyse de, sonra onlardan tiksindi. Acaba büyük matematikçiler
neler yapmışlardı? Abel ve Galois gibi, büyüklerin kitaplarını okudu. Fazla bir
matematik bilgisi olmayanların okuyup anlayamayacağı kesin olarak bilinen
Laplace'ın "Gök Mekaniği" ni hiç kimsenin yardımı olmadan okuyup anladı.
Lagrange'ın "Analitik Mekanik" adlı eserini tam anladı. Artık, kendisinin yolunu
çizmişti. İlk ilmi çalışması olan değişim hesabı yayınlandı. Yine tek başına
çalışmasının ürünü olan invaryantları keşfetti. Zaten bu invaryantlar olmasaydı,
rölativite (bağlılık) kuramı olmazdı. Cebirsel denklemlerdeki boşlukları
doldurdu.
Boole'un yaşadığı dönemde, bir dergide adamın olmadığı sürece bir çalışmanın
yayınlatılması olanaksızdı. Boole, bu bakımdan şanslıydı. Çünkü, 1837 yılında,
İskoçya'lı D.F.Gregory adında bir matematikçi , "Cambridge Mathematical Journal"
adında bir dergi çıkarıyordu. Boole, derginin müdürüne çalışmalarının birkaçını
verdi. Gregory bu çalışmaların orijinalliğini ve yazış biçimini çok beğendi.
Yazıları yayınladı. Böylece, iki matematikçi arasında dostça bir arkadaşlık ve
mektuplaşmalar başladı ve hayatları boyunca sürdü.
Modern cebir kavramı, Peacock, Herschel, De Morgan, Dabbage, Gregory ve Boole
sayesinde yerini aldı. Boole, sembol ve işlemleri kullandı. Başlangıçta oldukça
çok gürültü kopardı ama, sonunda yerine oturdu. Boole, de Morgan'ın hem hayranı
ve hem de büyük bir dostuydu. İngiltere'deki büyük matematikçilerle ya kendisi
doğrudan ya da mektupla haberleşiyordu. 1848 yılında "Mantığın Matematik
Analizi" adlı bir çalışmasını yayınladı. Bu eser, matematikte yeni bir çığır
açmış ve Boole da kesin bir üne kavuşmuştu. Bu broşür, de Morgan'ın da
takdirlerini topladı. Bu eser, bundan altı yıl sonra ortaya çıkacak olan bir
çalışmanın müjdecisi olacaktı.
Boole'a, Cambridge'e gidip eski temellere dayanan matematik derslerini okuması
önerildi. O bunları dinlemedi. İki büklüm bir vaziyette ailesini geçindirmek
için öğretmenliğe devam etti. Tüm bunlara karşın, araştırmaları ve
konferanslarıyla ünü günden güne yayılıyordu. İrlanda'da Cork kentinde Queen's
College yeni açılmıştı. Bu ün ona bu College'e 1849 yılında matematik profesörü
olarak atanmasını sağladı. Fakirlikten gelen Boole, kendine açılan bu
olanakların değerini bildi. Bu arada kayda değer eserler yayınladı. 1834
yılında, mantık ve olasılıklar üzerine büyük bir eser yayınladı. Bu sırada tam
otuz dokuz yaşındaydı. Bu kadar derin orijinallikte bir eser meydana getirmesi
için oldukça gençti. Sürekli çalışıyor ve yeni yeni buluşları
gerçekleştiriyordu. Fakat, Boole'un bu matematiği uzun bir süre ilerletilmedi.
1910 ile 1913 Yılları arasında Whitehead ile Russel, Boole'un bu çalışmasını
yeniden işlediler. Sembolik mantığın amansız düşmanı Cantor'dur. Bu kuramı çok
eleştirmiştir. Halbuki, bu kuram onun kuramına da yardım ediyordu.
Eserlerinin yayınlanmasından sonra çok yaşamadı. Marie Everest ile evlendi.
Gitmeye söz verdiği bir konferansa yetişmek için yağmurlu bir günde sırılsıklam
olup yakalandığı bir zatürreden 8 Aralık 1864 günü elli yaşında öldü. Daha sonra
karısı Marie Boole, onun fikirlerini içeren "Boole Psikolojisi" adı altında
yayınlanan broşürde onu anlatır. O, çok büyük bir eser verdiğinin farkında
olarak öldü.
CAHİT ARF

Cahit Arf 1910 yılında Osmanlı İmpratorluğu sınırları içerisindeki
Thessalonikide doğdu. Doğumundan iki yıl sonra Balkan savaşları başladı.
Savaşdan dolayı Arf''ın ailesi İstanbul'a taşındı. Ve 4 yaşındayken İstanbul'da
okula başladı.Kendisi o günleri şöyle dile getirir: " Okulda diğer çocuklarla
oyun oynayamadım çünkü üzgündüm. Sonra eğitimime Beşiktaş Sultanişi'nde devam
ettim. Yangından sonra Beşiktaşı terkettik ve başka bir yere gittik. Sonunda
Sülaymaniye'de bir ev kiraladık. Sonra stanbul Sultanişine kaydımı aldırdım.
Aynı şey ordada oldu. Ailem beni beni oradan almadı ve okul iyi gidiyordu. "
1919 yılında Arf'ın ailesi yine taşındı, bu sefer Ankara'ya, fakat bir süre
sonra İzmir'e kalıcı olarak yerleşmeden önce kısa bir süreliğine İstanbul'a
tekrar döndüler. Cahit Arf'ın matematiğe ilgisi İzmir'de okuduğu yıllarda
hocasının Euclid Geometrisi problemlerini çözmede onu teşvik etmesiyle
başlamıştır. 1926 ailesi Cahit Arf''ı okuması için Fransa'ya gönderdi. " Beni
anlamın arkadaşlarıyla yaşamam için Fransa'ya gönderdiler. Orada St. Louis Lycee
kayıt yaptırdım. Fazla Fransızca bilmiyordum sadece okulda konuşulan kadar...
Matematik sınavından en iyi dereceleri ben alıyordum bu yüzden üç yıllık Lycee
yı iki yıl içinde bitirdim fakat sonra babamın frankları bitmeye başlamıştı, ve
Türkiye'ye geri dönmek zorunda kaldım. " Arf eğitimine Paris'te devam edebilmek
için burs kazandı ve Fransa'ya geri döndü. İki yıl sonra Ecole Normale
Superiure'yi bitirdi. Cahit Arf doktorasını tamamlamak için İstanbul'a öğretmen
olarak geri döndü. Ardından İstanbul Üniversitesi Matematik Bölümüne kabul
edildi. Ve matematik çalışmalarına devam etme kararı aldı. 1937 de Helmut Hasse'
nin denetiminde doktorasın yapmak için Göttingen Üniversitesine gitti. 1938 de
doktora çalışmasını bitirdi. Arf Almanya'dan döndüğü İstanbul Üniversite'sinde
1962 yılına kadar çalıştı. 1943 yılında profesörlüğe yükseldi ve 1955 te ise
Ordinaryus Profesör ünvanını aldı.1963 yılında İstanbul'daki Robert Kollejinde
öğretmenlik yaptı. 1964-1966 yılları arasında Birleşik Amerika'da Princeton
enstitüsünde yüksek çalışmalar yaptı ve 1967 'de geri döndü. Ve Orta Doğu Teknik
Üniversitesine katıldı. 1980 'de emekliye ayrıldıktan sonra İstanbul'da yaşadı.
Cahit Arf bilimsel ve teknik araştırmaların Turkiye'deki merkezi olan TÜBİTAK'ın
kurulmasında belirgin bir rol oynadı. 1985 1989 yılları arasında Türk Matematik
Derneği başkanlığını yaptı. Arf, matematiğe yepyeni çalışmaları ile yaptığı
katkıları dolayısıyla birçok ödül almıştır ve kariyerinde en çok ayırt edici
olan ödül ise İnönü ödülüdür. Bu şekilde Karadeniz Teknik Üniversitesi, Ortadoğu
Teknik Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesinden birçok onursal
doktoralık almıştır. Arf, Türkiye'de günümüz matematikçilerinin birçoğunun
eğitimine yalnızca ders notları ile değil aynı zamanda konferans ve
seminerlerindeki parlak tartışmaları ile de katkıda bulunmuştur. Arf ile yakın
temas kurma olanağına sahip olanlar onun matematiğe ve genelde bilime olan
bağlılığından derin etkilenmişlerdir. Özellikle genç matematikçilere yardım
etmiş ve onlara güzel tavsiyeler vererek bol bol cesaretlendirmiştir. Arf'ın en
önemli çalışmalarının birçoğu cebrik sayılar teorisi üzerineydi ve o topolojide
birçok uygulama bulan Arf invaryantlarını keşfetmiştir. Onun ilk çalışması
özellikle karakteristiği 2 olan cisimlerde quadratik formlara ilişkindi. O,
yalnızca kendi keşfi olan Arf invaryantları ile tanınmamakta hatta bir cebirsel
geometri uygulaması olan Hasse-Arf teoremi ile de hatırlanmaktadır. Halka
teorisinde de Arf halkaları kendi adıyla anılmaktadır. Arf çalışmalarına ek
olarak uygulamalı matematikte serbest sınırlar ile sınırlandırılmış elastik
düzlem yüzeyler üzerine birkaç makale ve istatiksel mekanikte küme
genişlemelerinin cebrik yapılarına ilişkin bir makale yazmıştır. Cebir ve
Sayılar Teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum 1990'da 3 ve 7 Eylül
tarihleri arasında Arf'in onuruna Silivri'de gerçekleştirilmiştir. Halkalar ve
Geometri üzerine ilk konferanslarda 1984'te İstanbul'da yapılmıştır. Arf,
matematikte geometri kavramı üzerine bir makale sunmuştur. O, bir kalp
rahatsızlığı ile bu dünyaya gözlerini yummuş ve İstanbul'da defnedilerek
İstanbul üniversitesinde bir tören düzenlenmiştir.
Borel
(1871 - 1956)
Felix Edouard Emil Borel; 7 Ocak 1871 günü Fransa'da Saint Affrique denen küçük
bir kasabada doğdu. Babası, Protestan olan bu şehrin papazıydı. Annesi de,
tüccar olan bir aileden geliyordu. Borel ilk önce, 1889 yılında Ecole Normale
girdi. Bu okulu bitirince, Linne Üniversitesinde, Ecole Normale'de ve
Sorbonne'da matematik dersleri verdi. Analiz ve olasılıklar kuramında oldukça
önemli keşiflerde bulundu. Aynı zamanda, oyunlar kuramının kurucusu kabul
edilir. Üç yüzün üzerinde ilmi makalesi yayınlandı. Bu makalelerin her biri bir
çığır açacak niteliktedir. Bunların içinde en önemlilerinden biri analizde çok
iyi bilinen ve çok kullanılan Heine-Borel teoremidir. Bu sonuç, Borel tarafından
hazırlanan ünlü tezinin bir parçasıdır. Borel, aynı zamanda Lebesgue tarafından
geliştirilen Lebesgue ölçümü kuramının ilk öncülerinden biridir. Borel'in, Borel
ölçülebilir kümeler üzerinde çalışmaları bir yerde Lebesgue'e ilham vermiştir.
Borel, 1901 yılında Marguerite Appel ile evlendi. Bu evlilikten hiç çocukları
olmadı. 1924 ile 1940 yılları arasında yoğun bir biçimde politika ile uğraştı.
1940 yılında Alman'lar tarafından kısa bir süre tutuklandı. 1955 yılında
Brezilya'da toplanan ilmi bir toplantıya katıldı. Bu toplantıdan dönerken gemide
düştü. Yaşı da epey ilerlediği için bu düşmede çok incindi. Kendini bu düşmeden
sonra bir türlü toparlayamadı. Bu tarihten tam bir yıl sonra, 3 Şubat 1956
yılında seksen beş yaşındayken Paris'te öldü.
Cartan (1869 - 1951)
Bir Fransız matematikçisi olan Elie Cartan, 1869 tarihinde Dolomieu' da doğdu.
1912 yılında Sorbonne'da profesörlüğe yükseltildi. 1924 tarihinden 1940 yılına
kadar yüksek geometri dersleri verdi. Çalışmalarının çoğu gruplar kuramının
incelenmesi ve uygulaması yönündedir. Sürekli ve sonsuz grupların yapısıyla
ilgili kuramı ve yeni evrenler düşünülmesine yol açan genelleştirmeler ve
uzaylar kuramını kurdu. 1922 yılında ortaya attığı, hiç eğrilik göstermeyen
tamamen paralel bir uzay kavramı, en önemli buluşlarından sayılır. Cartan'ın bu
çalışmalarından haberi olmayan Einstein, 1828 yılında aynı gerçekleri yeniden
buldu. Çok sayıda yayını ve kitapları olan Cartan, 1951 yılında Paris'te öldü.
Cauchy
(1789 - 1857)
İlk büyük Fransız matematikçisi Auguston Louis Cauchy, Bastille'in işgalinden
altı haftadan az bir zaman sonra Paris'te 21 Ağustos 1789 günü doğdu. İhtilal
çocuğu eşitlik ve hürriyete olan borcunu yoksulluk içinde büyüyerek ödedi. Yarı
açlık içinde ancak babasının iş bilmesi ve aklını kullanması sayesinde yaşadı.
Babası, parlamentonun avukatıydı. Okumuş aydın biriydi. Katolik'ti. Bastille
düştüğünde giyotinden nasıl kurtulduğunu Allah bilir. İhtilal döneminde polisti.
İhtilalden iki yıl önce kendisi gibi dindar, çok iyi bir kadın olan Maria
Madeleinc Desestre ile evlendi. Bu evlilikten altı çocuk oldu. Bunların ikisi
erkek ve dördü de kızdı. Bunların en büyüğü Cauchy'ydi. İhtilal sonrasında aile
Arcueil köyüne taşındı. Tam on bir yıl burada kaldılar. Cauchy, çocukluğunda
kötü beslendiği için sıhhati hiç bir zaman iyi gitmedi. Başlangıçta iyi bir
eğitim gördü. Dindardı. Bu yüzden başına çok belalar da geldi. Yine Abel'e göre,
Cauchy tutuculuğu seven bir ilim adamıydı. Weierstrass ve Hermite'te Katolik'ti.
Cauchy, ilk dini eğitimi annesinden aldı. Zaten ihtilal döneminde okullar
kapanmıştı. Zamanın ihtilalci yönetimi okuyanları sevmiyorlar, bilginleri ve
kültürlü adamları yoksulluk içinde bırakıyorlardı veya giyotine sevk
ediyorlardı.
Arcueil köyünde matematikçi Laplace ve kimyacı olan Berthollet (1748-1822) kapı
komşuydular. İlişkileri de iyiydi. Berthollet kesinlikle bir yere gitmezdi.
Laplace biraz daha alçak gönüllüydü. Bir gün fakir komşusunun evine gitti. İyi
beslenmemiş, kitaplar ve defterler içinde cezalı bir çocuk gibi gömülmüş zayıf
Cauchy'yi görünce hayrete düştü. Az zamanda çocuğun matematik yeteneğini anladı.
Ona, kendisine iyi bakmasını önerdi.
Birkaç yıl sonra aynı Laplace, Cauchy'nin seriler hakkındaki konferanslarını
dinlemeye çağrıldığı zaman, delikanlının serilerin yakınsaklığı hakkındaki
keşiflerinin, kendi gök mekaniğinin büyük binasını yıkmasından korkuyordu.
Çünkü, ya kendi serileri ıraksaksa diye düşünüyordu. Bu korkulu konferanstan
sonra eve geldi ve hesaplarının tümünü teker teker gözden geçirdi. Hemen hemen
küresel olan yerkürenin yörüngesi biraz daha eliptik olsaydı, Laplace'ın
dayandığı seri de ıraksak olacaktı. Bereket versin ki, Laplace'ın, korktuğu
başına gelmedi ve rahat bir nefes aldı. Laplace, kendi serilerinin
yakınsaklıklarını Cauchy'nin yakınsaklık ölçütleriyle teker teker kontrol
ettikten sonra ancak aklı başına geldi. Çünkü, büyük Laplace tehlikeyi görmüş ve
daha önce oldukça dikkatsiz adımlar atmıştı. Şimdi, Cauchy'nin ölçütleri onu
rahatlatmıştı.
1 Ocak 1800 günü, Paris'le İlişkisini kesmemiş olan Cauchy'nin babası, senato
katibi oldu. Bürosu Luxembourg sarayındaydı. Bir köşeyi de oğluna ayırmıştı. O
zaman Polytechnique'te profesör olan Lagrange sık sık katiple konuşmaya gelirdi.
Cauchy ile burada karşılaşan Lagrange, Laplace gibi çocuğun matematiğine ve onun
matematik yeteneğine hayran kaldı. Bir gün Laplace ve başkalarının huzurunda
Lagrange, köşede çalışan genç Cauchy'yi göstererek, "Bu delikanlıyı görüyor
musunuz? O, matematikte hepimizi geçecektir" dedi.
Lagrange, nazik ve zayıf olan fakat çok çalışkan Cauchy'ye on yedi yaşına kadar
yüksek matematik kitabının verilmemesini söyledi. Aslında, bu da yanlıştı.
Çünkü, dahi bir kimse için bilgi kısıtlaması söz konusu olamaz. Kısıtlama veya
sıkma onu o yoldan alıp yok olmasına neden olabilir. Cauchy , on üç yaşına kadar
babasının yanında eğitim gördü. Daha sonra Ecole Centrale du Pantheon'a girdi.
Bu okulda, Yunanca, Latince ve bu dillerin edebiyatlarında açılan yarışmaların
tüm ödüllerini alarak okulda bir kahraman oldu. Bu okuldan ayrıldıktan sonra on
ay iyi bir öğretmenle matematik çalıştı. 1805 yılında on altı yaşındayken
Polytechnique okuluna ikincilikle girdi. Orada dini görevlerini yerine
getirirken arkadaşları kendisi ile alay ediyordu. Bu alaylara bazen aldırmıyor
bazen de onları imana getirmeye çalışıyordu. 1807 yılında mühendis okuluna
geçti. 1810 yılında bu okulu bitirdi. Üç yıl Napolyon'un ordusunda askeri
mühendis olarak Cherbourg'ta çalıştı. Cherbourg'a, Laplace'ın, Lagrange'ın,
Kempis'in ve Virgilus'ün birer kitabını götürmüştü. Lagrange'ın eseri sayesinde,
onun eserindeki hatalardan uzak bir fonksiyonlar kuramı kurmayı tasarladı. Boş
zamanlarında aritmetikten başlayıp astronomiyi bitirdi. Bazı ispatları
sadeleştirerek matematiğin tüm kollarını gözden geçirdi. Terör, savaşlar,
yenilgiler, ihtilaller ve karşı ihtilaller devrinin matematikçisi olan Cauchy de
bu olaylardan, kurtulamadı. Fakat, yine de bir şeyler yapmaya çalıştı.
Birincisi, analize yakınsaklık ölçütünü getirerek analizi sıhhate kavuşturdu. En
önemli atılımlarından birisi buydu. İkincisi, olasılıklar analizi ve gruplar
kuramını kurmasıdır. Üçüncüsü de, karmaşık fonksiyonlar kuramıdır.
1812 yılında Moskova yenilgisi, 1813 yılında Prusya ve Avusturya'ya karşı
Leipzig yenilgisi, Napolyon'u İngiltere'yi işgalden vazgeçirdi. Bu hazırlıklarda
Cauchy de bulunuyordu. Cherbourg' daki inşaatlar yavaşladı. Cauchy çok
çalışmaktan bitkin bir halde yirmi dört yaşında 1813 yılında Paris'e geri döndü.
Bu sırada en verimli yaşındaydı. Çok yüzlü geometrik şekiller, simetrik
fonksiyonlar ve bunlarla ilgili eserini verdi. Cauchy'nin bu eserleri basıldı ve
çok taktir toplayarak Cauchy'nin bir anda ünlü olmasını sağladı. Legendre,
Cauchy'nin bu çalışmasına devam etmesini istedi. İkinci eseri Ocak 1812
tarihinde basıldı. Sübstitüsyonlar kuramı, sonlu gruplar ve işlem grupları
üzerindeki çalışmaları çok etkili oldu. Permütasyon grupları üzerine makaleler
yazdı. Alt gruplar, grupların ve alt grupların sıraları arasındaki bağlılıkları
inceledi. Grup tabloları onun en ilginç çalışmalarını gösterir. Katı cisim
dönmeleri ve simetrilerin oluşturduğu gruplar hep Cauchy'nin çalışmalarının
ürünleridir. Sonlu, sonsuz ve devirli gruplar üzerinde çalıştı. Bunların atom ve
kristal yapılara uygulanmasını verdi. Permütasyonların devirlerini yazdı.
1816 yılında yirmi yedi yaşındayken, hayatta olan matematikçilerin en önde
gelenlerinden, biri oldu. Tek rakibi, kendisinden on iki yaş büyük olan ve çok
az konuşan, yaptıklarını saklayan ve yayınlamayan Gauss'tu.
1814 yılında, karmaşık fonksiyonlar kuramını geliştirdi. Bugün, Cauchy teoremi
adıyla bilinen ünlü teoremi ifade ederek ispatladı. Bu alanda integraller ve
bunların hesaplanma yöntemleri yine Cauchy tarafından verildi. Bu sahadaki eseri
1827 yılında basıldı. Akademi ve Polytechnique'e 80 ile 300 sayfalık orijinal
eserler yağdırıyordu. 1815 yılında, Fermat'ın bir teoreminin ispatını verdi.
1816 yılında sıvılar üzerinde dalgaların yayılmasının kuramını içeren yapıtıyla
Akademi ödülünü aldı. 1815 yılında Polytechnique'te analiz öğretmeni ve az sonra
da profesör oldu. Sorbonne'a ve College de France'a girdi. Her işte başarılı
oluyordu. Akademiye haftada iki çalışma sunduğu oluyordu. Geliştirdiği ve
yaptığı çalışmaları öğrenmek için Avrupa'nın her yanından matematikçiler
geliyordu. 1816 yılında Akademiye başkan seçildi.
1818 yılında Aloise de Bure ile evlendi. Karısı, görgülü, bir ailenin kızıydı.
Cauchy gibi o da Katolik'ti. Bu evlilikten iki kızı oldu. Tam kırk yıl eşi ile
çok mesut evlilik hayatı sürdürdü. Laplace ve diğerlerinin önerisi ile 1821
yılında Polytechnique için çok şahane bir analiz kitabı yazdı. Bu kitapta,
limit, süreklilik, diferansiyel, integral, dizi, seri, dizilerin ve serilerin
yakınsaklığı hakkında çok güzel konularda kendini gösterdi. 1826 ile 1830
yılları arasında "Matematik Alıştırmaları" adlı bir dergi çıkardı. Çok aranan ve
tutulan eserler yayınladı. 1835 yılında Akademinin "Comptes Rendus" adlı
haftalık bültenini çıkardı. Cauchy bu dergiye makaleler yağdırıyordu.
Eserlerinin basma masraflarının artmasından dolayı dört sayfadan fazla makale
kabul edilmemesi kısıtlaması, Cauchy' nin kalemini yavaşlattı. Sayılar hakkında
300 sayfalık bir çalışmasını dışarıda, bastırmak zorunda kaldı.
1830 yılı ihtilali yine Cauchy'nin huzurunu bozdu ve rahatını kaçırdı. Ailesini
Paris'te bırakarak, Akademiye istifa dilekçesini vermeden İsviçre'ye gitti.
Sardunya Kralı ona Torino'da fizik matematik kürsüsünde bir yer verdi. Cauchy bu
görevi kabul etti ve kısa sürede İtalyanca 'yı öğrendi. Bundan sonraki
derslerini ve konferanslarını bu dille verdi. Çok çalışmaktan dolayı hastalandı.
İtalya'ya yaptığı seyahatte iyi oldu. Papayı ziyaret etti. Sonra, yeniden
Torino'daki görevine döndü. Cauchy'i ödüllendirmek isteyen Charles, aslında ona
çok kötülük yaptı. 1833 yılında, on üç yaşındaki oğlunun eğitim ve öğretimi için
görevlendirdi. Cauchy, ertesi yıl ailesini yanına getirtti. Sabahtan akşama
kadar çocukla beraberdi. Sanki bir dadı olmuştu. Çocuktan boş kalan kısa
zamanlarda bile odasına koşuyor, birkaç formül yazıyor ve bir paragraf ekliyor
ve yine çocuğun yanına dönüyordu. Burada yaptığı en önemli çalışma, ışığın
dağılması hakkında yapılan buluşudur.
Cauchy, küçük öğrencisinden 1838 yılında kurtulduğunda elli yaşındaydı. Kraldan
izin alarak Paris'e döndü. Yeniden koltuğuna oturdu. Bundan sonraki matematik
çalışmaları daha hızlı oldu. Sanki dinlenmişti. Bundan sonraki matematik
çalışmaları her sahayı içeriyordu. Matematiğin tüm kollarında, mekanikte, fizik
ve astronomide olmak üzere ve çoğu da çok kalın olmak koşuluyla 500 taneden
fazla eser yazdı. Çok yönlü ve çok çalışkan bir matematikçiydi.
Bu kadar çok eser vermeye ve bu kadar çok çalışkan olmasına karşın, dertleri
yine bitmedi. College de France'ta bir yer boşalmıştı. Cauchy hemen buraya
seçildi. Yemin etme nedeniyle hükümetle ve yöneticilerle arası açıldı. Yemini
kabul etmediğinden yine açıkta kaldı. Daha sonra hükümet hata yaptığını anladı
ve Cauchy de görevinde kaldı. Cauchy, tam dört yıl hükümete arkasını çevirip
çalıştı. Ailesinden aldığı terbiyeden olacak, Fransız Hristiyanlığı'nın inatçı
bir Don Kişot'u gibi bir davranış gösteriyordu. Bu davranışıyla hükümeti bile
güç durumlara düşürdüğü oluyordu. O, dini için eziyetler çekmiştir. Arkadaşları
tarafından iki yüzlü burjuva olarak suçlanmasına karşılık hürmete değer bir
matematikçiydi. Abel'e karşıda iyi ve namuslu davranmamıştı.
Cauchy'nin en önemli çalışmalarından biri de bu devreye aittir. Leverrier, 1840
yılında Akademiye bir çalışma sundu. Hesaplar o kadar fazlaydı ki, bunları
incelemek olanaksızdı. Cauchy , hesapların doğru olduğunu gerçeklemek için
çalışmayı incelemeyi kendisi istedi. Cauchy, Leverrier'in hesaplarını adım adım
izleme yerine, kestirmeden giderek, eseri gerçekleyecek ve az zamanda
geliştirilebilecek yeni yöntemler buldu. Hükümetle olan kavgası 1843 yılında
daha da kızıştı. Cauchy bu sıralarda elli yaşındaydı. Bakan, kamuoyunun alayı
olmayı göze alamadığı için, Cauchy'nin yerine başka birinin seçilmesini emretti.
Cauchy kendisini mertçe savundu. Onun bu savunmaları Galile zamanında olsaydı
kendisi şüphesiz yakılırdı. Her gelen hükümetin kendisinden istediği yeminleri
cesaretle kabul etmedi. Bu davranışları bazı hallerde hükümetleri bile güç
durumda bıraktı. 1848 yılında, Cauchy'den bu yemini isteyen hükümet iş başından
kovuldu. Yeni gelen hükümetin ilk işi de bu yemini kaldırmak oldu. Cauchy'nin
hayatı ve karakteri bize zavallı Don Kişot'un hayatı gibi heyecan verir. Bu
davranışlarından dolayı kendisine Don Kişot takma adı bile yakıştırılmıştır.
1852 yılında III. Napolyon yönetimi ele alınca yeniden yemin koydu. Yalnız bu
yeminden Cauchy'ye ayrıcalık tanındı. Cauchy bu ayrıcalığa teşekkür bile etmedi.
Hiç bir şey yokmuş gibi derslerine devam etti. Bundan sonra da Sorbonne'un
şerefi oldu. Cauchy'nin ilginç bir yanı da, duygusal olmasıydı. O, matematikten
ayrıldığında, aklı yerine duygusal yanlarına göre hareket ediyordu. Bu davranış
onda çok görülürdü. Bu nedenle, bazı tutarsız davranışlara, hatta bazen onu
felaketlere götürüyordu. Hıristiyanlık, Müslümanlık ve politik konularda
çalkantılı devirler yaşamıştır. Bir zaman cizvitleri tutmuş ve onları
desteklemiştir. Sonuçta, Mayıs 1860 tarihinde toplu insan öldürülmesi olayı
olmuştur.
Cauchy, eserlerini çok acele yazdığından, bu çalışmaları çok eleştirilmiştir.
Çok eser vermiştir. Eserlerinin tümü 789 ayrı çalışmadır ve hepsi yirmi dört
cilt kadar tutar. Fakat, bu kadar eser veren bir kimsede bu kadar kusuru hoş
görmek gerekir. Yaşamı ve hayatı çok sadeydi. Onun iki şeyi vardı. Matematik ve
din. Matematik ve dinden başka her şeyde sınır gözetirdi. Kendisini ziyarete
gelen Lord Kelvin'i bile Katolik yapmak için uğraşacak kadar saf ve temiz
duyguluydu. Gauss'un tersine, kendisini çok üstün görüyordu. Bu nedenle
yakınlarını kırıyor ve son yıllarını kavgalarla geçiriyordu. İnatçı bir
davranışı vardı. Gürültücülere şiddetle karşı gelirdi. Haklı ya da haksız olsun,
kendi görüşünde ısrar ederdi. Bu davranışı yüzünden arkadaşları kendisini pek
sevmezdi.
Akademiye seçilecek adaylara ilmi otoritesine göre oy verilmesi neredeyse bir
gelenekti. Cauchy bu oylarını, dini ya da siyasi görüşü doğrultusunda verdiği
söylenir. Şüphesiz, bu davranışın doğru olup olmadığını bilemiyoruz ama, tutumu
yüzünden en azından böyle bir kanı etrafında bırakıyordu. Son yılları bu nedenle
biraz acıklı geçmiştir.
Cauchy , 23 Mayıs 1857 günü altmış sekiz yaşındayken birden bire bronşitten
öldü. Bu bronşiti geçirmek için dinlenme yerine çekilmişti. Orada ölümüne neden
olan bir hummaya tutuldu. Aslında ölümü hiç beklemiyordu. Ölümünden, birkaç saat
önce, Paris baş piskoposuna yapacağı iyiliklerden söz ediyordu. Yaşamı boyunca
iyilik yapmayı çok sevmişti. Papaza son sözleri "İnsanlar gelip geçer, fakat
eserleri kalır" dedi ve öldü. Gerçekten, Cauchy'nin eserleri bugün
üniversitelerde yaşamaktadır.
Fonksiyonlar kuramında da çok yenilikleri olan Cauchy, Cauchy-Riemann
denklemleri, Cauchy teoremi, Cauchy integral formülü ve Cauchy esas değeri
buluşları sayılabilir. Bu saydığımız bağıntılar oldukça genel buluşlardır.
Karmaşık analizde çok uygulaması olan çok derin konuları içine almaktadır.
İstenildiği kadar da genişletilip ilmin diğer dallarına uygulanabilirliği
vardır.
Christoffel (1829 - 1900)
Bir Alman matematikçisi olan Elwin Bruno Christoffel, 1829 tarihinde Montschau,
Rheinland'de doğdu. Önce Zürich Polytechnicum'unda, sonra Berlin ve Strasbourg
Üniversitelerinde matematik profesörü olarak çalıştı. Özellikle; Abel
fonksiyonları, cebirsel fonksiyonlar, parçalı türevli denklemler ve diferansiyel
geometri üzerinde çalışmalarda bulundu. Riemann ile birlikte matematiğe tensör
kavramını getirdiler ve tensör hesabı üzerinde çalıştı. 1900 yılında
Strasbourg'da öldü.
Cramer
(1704 - 1752)
İsviçre'li bir matematikçi olan Gabriel Cramer, 1704 yılında Cenevre'de doğdu.
Cenevre'de matematik ve felsefe profesörlüğü yaptı. Berlin akademisine ve
İngiliz Kraliyet Akademisine üye seçildi. "Cebirsel Eğrilerin Analizine Giriş"
adlı kitabı 1750 yılında yayımlandı. Cramer'in bu kitabı, analitik geometri
alanında yazılan ilk kitaplardan biridir. Cramer'in en büyük hizmetlerinden biri
de, Jean ve Jacques Bernoulli'nin tüm kitaplarıyla, Leibniz'in "Commerciu
Epistolcum" adını taşıyan mektuplarını bir araya getirerek toplu halde
yayınlaması olmuştur. Bugün, denklem sistemlerinin çözümünde kullanılan Cramer
kuralı oldukça kolaylık sağlar. Matematiğin gelişmesinde büyük katkıları olan
Cramer, 1752 yılında Bagnols'da öldü.
d'Alembert (1717 - 1783)
Jean Le Rond d'Alembert adı, Notre Dame de Paris yöresinde küçük bir kilisenin
adı olan Saint-Jean-Le Rond'tan gelmektedir. Chevalier Destouches'in gayri meşru
oğlu olan d'Alembert, annesi tarafından gizlice Saint-Jean-Le Rond kilisesinin
basamaklarına bırakılmıştı.
Çocuğu sabahın erken saatlerinde kilisenin basamakları üstünde mışıl mışıl
uyurken, kiliseye gelen papaz buldu. Hava oldukça da karanlıktı. Sabahın soğuğu
iliklerine kadar işlemişti. Kilise avlusunun kapısını açtı ve yavaş adımlarla
merdivenlere doğru yaklaştı. Basamakların üzerinde karanlık bir şey gördü. Köpek
veya yabani bir hayvan olabileceğini düşündü ve biraz da korktu. Biraz daha
yaklaşınca karartının hareket etmediğini ve hayvan olmadığını anladı. Kafasından
bazı düşünceler bir film şeridi gibi süratli bir biçimde geçti. Acaba bu ne
olabilirdi? Merdivenlere doğru tırmandı ve karartıyı artık iyice seçebiliyordu.
Örtünün bir ucunu kaldırdı. Bir de ne görsün, minicik bir yavrucak annesinin
sütünü yeni emmiş gibi mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünün açılmasıyla sabahın soğuğu
ciğerlerine kadar girdi. Arka arkaya bu temiz havayı burnundan çekti ve bol bol
oksijeni teneffüs etti. Soğuk onu biraz rahatsız etti. Hava da iyice
aydınlanmıştı. Çocuğun yüzü iyice fark edilebiliyordu. Yavaşça kucağına aldı ve
merdivenlerin basamaklarını dikkatlice çıktı. Cebinden çıkardığı anahtarla
kapıyı açtı ve bir eliyle de bebeği uyandırmamak için tüm gayretlerini harcadı.
Kendi odasına girdi. çocuğu masanın üzerine yatırdı. Kilisenin içi de soğuktu.
Sobayı yaktı ve odayı ısıttı. Bu tatlı ve güzel bebek uyandığında saat 10'u
geçiyordu.
Belediye ilgilileri, çocuğu fakir bir camcının karısına verdiler. Bu hayırsever,
fakir fakat sevgisi ve şefkati zengin olan kadın da bu küçücük ve kimsesiz
yavruya kendi çocuğu gibi baktı ve büyük bir dikkatle onu büyüttü. Daha sonra
annesinin ve babasının kim olduğu anlaşıldıysa da bu iyilik sever kadından
çocuğu ne almaya ne de istemeye gelen oldu. Yalnız, Chevalier, o zamanın
kanunlarına göre gayri meşru oğlunun eğitim ve öğretim parasını ödemeye mecbur
edildi. Kilise de peşini bırakmıyordu. Bu olayı ve bu aileyi d'Alembert
büyüyünceye kadar öğrenemedi. Kendi annesi ve babasından daha ileri sevgi ve
şefkatle büyütüldü. Oldukça da sıhhatli ve gürbüzdü.
D'Alembert'teki matematik dehası uyanmaya başlayınca, oğlunun oturduğu yeri ve
evi bilen öz annesi onu memnuniyetle yanına alacağını ve bakacağını bildirdi.
Küçük ve akıllı d'Alembert, "Sen benim üvey annemsin. Camcının karısı benim asıl
annemdir" diyerek onun bu önerisini geri çeviriyordu. Onu dünyaya getiren öz
annesi ve babası gibi, o da onları unuttu. Bir daha da adlarını andığı
görülmedi. Onun annesi ve babası, o fakir camcı ve onun karısıydı.
D'Alembert ünlü olduğu zaman bu ailesini unutmadı. Kendisine bakan, onların
sevgileriyle büyüyen camcının ailesini kendi ailesi olarak kabul ettiğinden,
fakir olan bu ailenin rahatlık içinde yaşamalarını sağladı. Bu aile yine kendi
küçücük evlerinde kalmayı uygun buldular. D'Alembert'te manevi anne ve babası
olan camcı ailesini öz annesi ve öz babası ilan etti. Yaşam süreci boyunca da
onlarla övündü ve onlara baktı.
D'Alembert artık bir saray matematikçisi ve ünlü biriydi. Gece ve gündüzlerin
uzaması veya kısalması probleminin çözümünü tam olarak d'Alembert verdi. En
önemli eseri, parçalı diferansiyel denklemler üzerinedir. Özellikle, titreşen
tellere ait buluşu çok önemlidir. Serilerin yakınsaklığına ait d'Alembert ölçütü
onundur. Kendi adıyla anılan çok sayıda teoremleri vardır.
D'Alembert, genç dostu Lagrange'ı güç ve önemli problemleri çözmeye yöneltiyor,
olanaklar ölçüsünde ona bir ağabey gibi davranıyordu. Beraber bir arada
olduklarında sözlerle ve ayrı olduklarında da mektuplarla, mide rahatsızlıkları
olan Lagrange'a önerilerde bulunuyordu. Mekanikte çok önemli buluşları olan
Fransız matematikçisi d'Alembert'in, dalga denklemi ve bu problemin kendi adıyla
bilinen çözümü ünlüdür.
D'Alembert'i yaşatan en önemli buluşlarından biri de biraz önce adını andığımız
d'Alembert ya da genel matematikte adı çok geçen bölüm ölçütüdür. Sonsuz terimli
serilerin yakınsaklığı, yakınsaklık bölgesini ve yakınsaklık yarıçapını bulmak
için bundan daha kullanışlı bir formül bulunamamıştır. Yine bu ölçütle,
serilerin analitik bölgelerini kolayca bulabiliriz. D'alembert, genel
matematiğin kurucularından biri olarak bilinir ve biri olarak kabul edilir.
De L'Hôpital (1661 - 1704)
L'Hôpital, amatör bir Fransız matematikçisidir. 1661 yılında Paris'te doğmuştur.
Asil bir Fransız ailesinden gelir. Johann Bernoulli'nin yönetiminde çalışmış ve
kendisini yetiştirmiştir. L'Hôpital çok kabiliyetli bir matematikçiydi ve
brachystochrone adı verilen problemi çömüştür.
L'Hôpital 'in en ünlü eseri 1692 yılında yazmış olduğu "Analyse des infiniment
petits pour l'intelligence des lignes courbes" dir. Bu eser aynı zamanda
diferansiyel analiz üzerine yazılmış ilk ders kitabıdır. Bizim analizde bugün
kullanmış olduğumuz ve L'Hôpital kuralı olarak bildiğimiz, "rasyonel
fonksiyonların limit durumunda pay ve paydasının sıfır olması halinde uygulanan
kural" yine bu kitapta yer almaktadır.
L'Hôpital 2 Şubat 1704 yılında Paris'te ölmüştür.
Dedekind (1831 - 1916)
Bir hukuk profesörü olan Julius Levin Ulrich Dedekind'in dört çocuğundan en
küçük olan Julius Wilhelm Richard Dedekind, Gauss'un doğduğu yerde, 6 Ekim 1831
günü Brunswich'te doğmuştur. Richard, yedi yaşından on altı yaşına kadar doğduğu
kentin Gymnasium'unda okudu. Erken yaşlarda matematik dehası pek görülmedi. Onun
ilk aşkları fizik ve kimya olmuştur. Matematiğe, ilimlerin hizmetçisi gözüyle
bakıyordu. Asıl yolunu bulmakta da gecikmedi. Daha on yedi yaşındayken, fiziğin
kullandığı düşüncelerde birçok sakatlıklar keşfetti ve daha az eleştirilere
uğrayan matematiğe döndü. Çünkü, onun attığı her adım sağlam olmalıydı.
1848 yılında, Gauss'un Caroline Kolejine girmiştir. Bu kolejde, analitik
geometri, ileri cebir, diferansiyel ve integral hesabı ve yüksek mekaniği
öğrendi. 1850 yılında Göttingen Üniversitesine girdiği zaman, ileri çalışmalar
yapabilecek düzeyde ciddi bilgisi vardı. Buradaki öğretmenleri, sayılar kuramı
üzerinde pek çok yazısı olan Moritz Abraham Stren (1807-1894), Gauss ve fizikçi
Wilhelm Weber oldular. Bu öğretmenlerinden, diferansiyel ve integral hesap,
yüksek aritmetik, en küçük kareler yöntemi, yüksek jeodezi ve genel fizik
üzerinde sağlam temeller aldı. Buna karşın, burada da çok şeyler öğrenmediğinden
yakınıyordu. Doktorasını verdikten sonra birçok konuyu öğrenmek için kendi
kendine iki yıl çalıştı. Halbuki bu dersler, Berlin'de Jacobi, Steiner ve
Dirichlet tarafından parlak bir şekilde okutuluyordu. Dedekind, 1852 yılında
yirmi bir yaşındayken, Euler'in integralleri üzerinde kısa bir tezle Gauss'tan
doktorasını ve ünvanını aldı. Tez kısa ve bağımsız gibi görülüyordu ama, sonuç
hiçte öyle değildi. Onun ne olduğunu, ileride neler getireceğini, Gauss'un görüp
görmediğini kesin olarak bilemiyoruz. Görmüş olacağı umulabilir.
Dedekind, 1854 yılında Göttingen'e yardımcı doçent olarak tayin edildi. Bu
görevde dört yıl kaldı. Gauss, 1855 yılında ölünce Dirichlet Berlin'den
Göttingen'e taşındı. Dedekind, Dirichlet'in önemli derslerini üç yıl izledi.
Dirichlet'in sayılar kuramına ait eserine kendi cebirsel sayılar kuramını da on
birinci bölüm olarak katarak bastırdı. Bu sırada mesleğine yeni başlayan
Riemann'la dost oldu. Dedekind'in dersleri genel olarak hafifti. Yalnız iki
öğrencisine 1857 ile 1858 yıllarında Galois denklemleri kuramı dersini verdi.
Bu, Galois kuramının bir üniversitede resmi bir ders olarak verilişi ve
öğrenciler tarafından ilk kez alınışıdır. Cebir ve aritmetikte, grup kavramının
temel önemini ilk kavrayanlardan biri Dedekind'tir.
Dedekind, yirmi altı yaşındayken, Zürih Politekniği'ne 1857 yılında profesör
olarak atandı. Beş yıl burada kaldıktan sonra, 1862 yılında Brunswick'e dönerek
teknik okula profesör oldu. İşte, burada tam elli yıl gibi uzun bir süre
profesörlük yaptı. Kummer gibi Dedekind de çok uzun süre yaşamış ve ölümünden
pek az bir zaman öncesine kadar da matematikle uğraşmıştır. 12 Şubat 1916 günü
öldüğünde, bir nesilden beri, bir matematik klasiği olmuş bulunuyordu.
Dedekind'in dostu ve bazı eserlerinde onun izinden giden Edmund Landau, 1917
yılında onun anısına yapılan ölüm yıl dönümünde şöyle diyordu. "Richard
Dedekind, yalnız büyük bir matematikçi değil, eski ve yeni tüm matematik
tarihinin tam anlamıyla büyük olanlardan biri, büyük çağın son kahramanı,
Gauss'un son öğrencisiydi. O da kırk yıldan beri klasik olmuştur. Onun
eserlerinden yalnız biz değil, bizim öğretmenlerimiz ve öğretmenlerimizin
öğretmenleri de çok şey öğrenmişlerdir."
Dedekind, ölümü olan 1916 yılına kadar fikir tazeliğini ve vücut sağlamlığını
korumuştur. Hiç evlenmemiştir. Romancı olarak tanınan kız kardeşi Julie'nin 1914
yılında ölümüne kadar onunla oturmuştur. Öteki kız kardeşi Matilda 1860 yılında
öldü. Erkek kardeşi tanınmış bir hukukçu olmuştu. Yaşamının tüm çerçevesi hemen
hemen bu kadarıyla biliniyor. Halbuki, onun irrasyonel sayıları kuruşunu,
Dedekind kesimleri olarak tüm öğrenciler bilirler. Ölümünden önce de o
kahramanlaşmıştı. Ölümünden on iki yıl önce, 4 Eylül 1899 günü öldüğünü
yazmışlardı. Kendi anı defterine, o günü çok sıhhatli, sağlıklı ve yemekte
Halle'li dostu Georg Cantor'la beraber geçirdiğini ve çok güzel ilmi bir konuda
konuşarak yemek yediklerini yazıyordu.
Dedekind'in çalışmaları genel olarak sayılar kuramı üzerine geçmiştir. En
önemlilerinden biri irrasyonel sayılarla olan Dedekind kesimidir. 1872 yılında
"Süreklilik ve İrrasyonel Sayılar" adlı eseri basıldı. Kesim kavramı kısaca
şudur. Bu kesim, rasyonel sayıları iki kümeye ayırır. Buna göre, birinci
kümedeki tüm sayılar ikinci kümedeki sayılardan küçüktür. Eğer böyle bir kesim
rasyonel bir sayıya karşılık gelmiyorsa, bu kesim bir irrasyonel sayı tanımlar.
Bu kesime de karşı çıkıldığını hemen belirtelim. 12 Şubat 1916 yılında öldü.
Euclid
(M.Ö. 325 - M.Ö. 265)
Rönesans sonrası Avrupa'da, Kopernik'le başlayan, Kepler, Galileo ve Newton'la
17. yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel devrim, kökleri Helenistik döneme uzanan
bir olaydır. O dönemin seçkin bilginlerinden Aristarkus, güneş-merkezli
astronomi düşüncesinde Kopernik'i öncelemişti; Arşimet yaklaşık iki bin yıl
sonra gelen Galileo'ya esin kaynağı olmuştu; Öklid çağlar boyu yalnız matematik
dünyasının değil, matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde
özenilen, yetkin bir örnekti. Öklid, M.Ö. 300 sıralarında yazdığı 13 ciltlik
yapıtıyla ünlüdür. Bu yapıt, geometriyi (dolayısıyla matematiği) ispat
bağlamında aksiyomatik bir dizge olarak işleyen, ilk kapsamlı çalışmadır. 19.
yüzyıl sonlarına gelinceye kadar alanında tek ders kitabı olarak akademik
çevrelerde okunan, okutulan Elementler'in, kimi yetersizliklerine karşın,
değerini bugün de sürdürdüğü söylenebilir .
Egeli matematikçi Öklid'in kişisel yaşamı, aile çevresi, matematik dışı uğraş
veya meraklarına ilişkin hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Bilinen tek şey;
Iskenderiye Kraliyet Enstitüsü'nde dönemin en saygın öğretmeni; alanında
yüzyıllar boyu eşsiz kalan bir ders kitabının yazarı olmasıdır. Eğitimini
Atina'da Platon'un ünlü akademisinde tamamladığı sanılmaktadır. O akademi ki
giriş kapısında, ''Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri alınmaz!''
levhası asılıydı.
Öklid'in bilimsel kişiliği, unutulmayan iki sözünde yansımaktadır: Dönemin kralı
I. Ptolemy , okumada güçlük çektiği Elementler'in yazarına, "Geometriyi
kestirmeden öğrenmenin yolu yok mu?'' diye sorduğunda, Öklid "Özür dilerim, ama
geometriye giden bir kral yolu yoktur'' der. Bir gün dersini bitirdiğinde
öğrencilerinden biri yaklaşır, ''Hocam, verdiğiniz ispatlar çok güzel; ama
pratikte bunlar neye yarar?'' diye sorduğunda, Öklid kapıda bekleyen kölesini
çağırır, "Bu delikanlıya 5-10 kuruş ver, vaktinin boşa gitmediğini görsün!''
demekle yetinir .
Öklid haklı olarak "geometrinin babası" diye bilinir; ama geometri onunla
başlamış değildir. Tarihçi Herodotus (M.Ö. 500) geometrinin başlangıcını, Nil
vadisinde yıllık su taşmalarından sonra arazi sınırlarını belirlemekle görevli
kadastrocuların çalışmalarında bulmuştu. Geometri "yer" ve "ölçme" anlamına
gelen "geo" ve "metrein" sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Mısır'ın yanı sıra
Babil, Hint ve Çin gibi eski uygarlıklarda da gelişen geometri o dönemlerde
büyük ölçüde, el yordamı, ölçme, analoji ve sezgiye dayanan bir yığın işlem ve
bulgudan ibaret çalışmalardı. Üstelik ortaya konan bilgiler çoğunlukla kesin
olmaktan uzak, tahmin çerçevesinde kalan sonuçlardı. Örneğin, Babilliler
dairenin çemberini çapının üç katı olarak biliyorlardı. Bu öylesine yerleşik bir
bilgiydi ki; pi' nin değerinin 3 değil, 22/7 olarak ileri sürenlere, bir tür
şarlatan gözüyle bakılıyordu. Mısırlılar bu konuda daha duyarlıydılar: M.Ö. I800
yıllarına ait Rhind papürüslerinde onların pi'yi yaklaşık 3.1604 olarak
belirledikleri görülmektedir; ama Mısırlıların bile her zaman doğru sonuçlar
ortaya koyduğu söylenemez. Nitekim, kesik kare piramidin oylumunu (hacmini)
hesaplamada doğru formülü bulan Mısırlılar, dikdörtgen için doğru olan bir alan
formülünün, tüm dörtgenler için geçerli olduğunu sanıyorlardı.
Aritmetik ve cebir alanında Babilliler , Mısırlılardan daha ilerde idiler.
Geometride de önemli buluşları vardı. Örneğin, "Pythagoras Teoremi" dediğimiz,
bir dik açılı üçgende dik kenarlarla hipotenüs arasındaki bağıntıya ilişkin
önerme "bir dik üçgenin dik kenar karelerinin toplamı, hipotenüsün karesine
eşittir" buluşlarından biriydi. Ne var ki, doğru da olsa bu bilgiler ampirik
nitelikteydi; mantıksal ispat aşamasına geçilmemişti henüz. Ege' li Filazof
Thales'in (M.Ö. 624-546), geometrik önermelerin dedüktif yöntemle ispatı
gereğini ısrarla vurguladığı, bu yolda ilk adımları attığı bilinmektedir . Mısır
gezisinde tanıştığı geometriyi, dağınıklıktan kurtarıp, tutarlı, sağlam bir
temele oturtmak istiyordu. İspatladığı önermeler arasında . ikizkenar üçgenlerde
taban açılarının eşitliği; kesişen iki doğrunun oluşturduğu karşıt açıların
birbirine eşitliği vb. ilişkiler vardı.
Klasik çağın "yedi Bilgesi" nden biri olan Thales'in açtığı bu yolda, Pythagoras
ve onu izleyenlerin elinde, matematik büyük ilerlemeler kaydetti, sonuçta
Elementler'de işlenildiği gibi, oldukça soyut mantıksal bir dizgeye ulaştı.
Pythagoras, matematikçiliğinin yanı sıra, sayı mistisizmini içeren gizliliğe
bağlı bir tarikatın önderiydi. Buna göre; sayısallık evrensel uyum ve düzenin
asal niteliğiydi; ruhun yücelip tanrısal kata erişmesi ancak müzik ve
matematikle olasıydı.
Buluş ve ispatlarıyla matematiğe önemli katkılar yapan Pythagorasçılar , sonunda
inançlarıyla ters düşen bir buluşla açmaza düştüler. Bu buluş, karenin kenarı
ile köşegenin ölçüştürülemeyeceğine ilişkindi. kök 2 gibi, bayağı kesir şeklinde
yazılamayan sayılar , onların gözünde gizli tutulması gereken bir skandaldı.
Rasyonel olmayan sayılarla temsile elveren büyüklükler nasıl olabilirdi?
(Pythagorasçıların tüm çabalarına karşın üstesinden gelemedikleri bu sıkıntıyı,
daha sonra tanınmış bilgin Eudoxus oluşturduğu, irrasyonel büyüklükler için de
geçerli olan, Orantılar Kuramı'yla giderir).
Öklid, Pythagoras geleneğine bağlı bir ortamda yetişmişti. Platon gibi, onun
için de önemli olan soyut düşünceler , düşünceler arasındaki mantıksal
bağıntılardı. Duyumlarımızla içine düştüğümüz yanlışlıklardan, ancak matematiğin
sağladığı evrensel ilkeler ve salt ussal yöntemlerle kurtulabilirdik. Kaleme
aldığı Elementler, kendisini önceleyen Thales, Pythagoras, Eudoxus gibi,
bilgin-matematikçilerin çalışmaları üstüne kurulmuştu. Geometri bir önermeler
koleksiyonu olmaktan çıkmış, sıkı mantıksal çıkarım ve bağıntılara dayanan bir
dizgeye dönüşmüştü. Artık önermelerin doğruluk değeri, gözlem veya ölçme
verileriyle değil, ussal ölçütlerle denetlenmekteydi. Bu yaklaşımda pratik
kaygılar ve uygulamalar arka plana itilmişti.
Kuşkusuz bu, Öklid geometrisinin pratik problem çözümüne elvermediği demek
değildi. Tam tersine, değişik mühendislik alanlarında pek çok problemin, bu
geometrinin yöntemiyle çözümlendiği; ama Elementler'in, eğreti olarak değindiği
bazı örnekler dışında, uygulamalara yer vermediği de bilinmektedir. Öklid'in
pratik kaygılardan uzak olan bu tutumunun matematik dünyasındaki izleri, bugün
de rastladığımız bir geleneğe dönüşmüştür.
Gerçekten, özellikle seçkin matematikçilerin gözünde, matematik şu ya da bu işe
yaradığı için değil, yalın gerçeğe yönelik, sanat gibi güzelliği ve değeri kendi
içinde Soyut bir düşün uğraşı olduğu için önemlidir.
Matematiğin tümüyle ussal bir etkinlik olduğu doğru değildir. Buluş bağlamında
tüm diğer bilimler gibi matematik de, sınama-yanılma, tahmin, sezgi, içedoğuş
türünden öğeler içermektedir. Yeni bir bağıntıyı sezinleme, değişik bir kavram
veya yöntemi ortaya koyma, temelde mantıksal olmaktan çok psikolojik bir
olaydır. Matematiğin ussallığı, doğrulama bağlamında belirgindir. Teoremlerin
ispatı, büyük ölçüde kuralları belli, ussal bir işlemdir; ama şu sorulabilir:
Öklid neden, geometrinin ölçme sonuçlarıyla doğrulanmış önermeleriyle
yetinmemiş, bunları ispatlayarak, mantıksal bir dizgede toplama yoluna
gitmiştir? Öklid'i bu girişiminde güdümleyen motiflerin ne olduğunu söylemeye
olanak yoktur; ancak, Helenistik çağın düşün ortamı göz önüne alındığında,
başlıca dört noktanın öngörüldüğü söylenebilir:
1) İşlenen konuda çoğu kez belirsiz kalan anlam ve ilişkilere açıklık getirmek;
2) İspatta başvurulan öncülleri (varsayım, aksiyom veya postulatları) ve çıkarım
kurallarını belirtik kılmak;
3) Ulaşılan sonuçların doğruluğuna mantıksal geçerlik kazandırmak (Başka bir
deyişle, teoremlerin öncüllere görecel zorunluluğunu, yani öncülleri doğru kabul
ettiğimizde teoremi yanlış sayamayacağımızı göstermek);
4) Geometriyi, ampirik genellemeler düzeyini aşan soyut-simgesel bir dizge
düzeyine çıkarmak (Bir örnekle açıklayalım: Mısırlılar ile Babilliler kenarları
3, 4, 5 birim uzunluğunda olan bir üçgenin, dik üçgen olduğunu deneysel olarak
biliyorlardı; ama bu ilişkinin 3, 4, 5 uzunluklarına özgü olmadığını, başka
uzunluklar için de geçerli olabileceğini gösteren veriler ortaya çıkıncaya dek
kestirmeleri güçtü; buna ihtiyaçları da yoktu. Öyle kuramsal bir açılma için
pratik kaygılar ötesinde, salt entellektüel motifli bir arayış içinde olmak
gerekir. Nitekim, Egeli bilginler somut örnekler üzerinde ölçmeye dayanan
belirlemeler yerine, bilinen ve bilinmeyen tüm örnekler için geçerli soyut
genellemeler arayışındaydılar. Onlar, kenar uzunluklan a, b, c diye belirlenen
üçgeni ele almakta, üçgenin ancak a2+b2=c2 eşitliği gerçekleştiğinde dik üçgen
olabileceği genellemesine gitmektedirler).
Öklid oluşturduğu dizgede birtakım tanımların yanı sıra, beşi "aksiyom" dediği
genel ilkeden, beşi de "postulat" dediği geometriye özgü ilkeden oluşan, on
öncüle yer vermiştir (Öncüller, teoremlerin tersine ispatlanmaksızın doğru
sayılan önermelerdir). Dizge tüm yetkin görünümüne karşın, aslında çeşitli
yönlerden birtakım yetersizlikler içermekteydi. Bir kez verilen tanımların bir
bölümü (özellikle, "nokta'', "doğru", vb. ilkel terimlere ilişkin tanımlar)
gereksizdi. Sonra daha önemlisi, belirlenen öncüller dışında bazı varsayımların,
belki de farkında olmaksızın kullanılmış olması, dizgenin tutarlılığı açısından
önemli bir kusurdu. Ne var ki, matematiksel yöntemin oluşma içinde olduğu
başlangıç döneminde, bir bakıma kaçınılmaz olan bu tür yetersizlikler,
giderilemeyecek şeyler değildi. Nitekim, l8. yüzyılda başlayan eleştirel
çalışmaların dizgeye daha açık ve tutarlı bir bütünlük sağladığı söylenebilir.
Üstelik dizgenin irdelenmesi, beklenmedik bir gelişmeye de yol açmıştır:
Öncüllerde bazı değişikliklerle yeni geometrilerin ortaya konması. "Öklid-dışı"
diye bilinen bu geometriler, sağduyumuza aykırı da düşseler, kendi içinde
tutarlı birer dizgedir. Öklid geometrisi, artık var olan tek geometri değildir.
Öyle de olsa, Öklid'in düşünce tarihinde tuttuğu yerin değiştiği söylenemez.
Çağımızın seçkin filozofu Bertrand Russell'ın şu sözlerinde Öklid'in özlü bir
değerlendirmesini bulmaktayız: '"Elementler'e bugüne değin yazılmış en büyük
kitap gözüyle bakılsa yeridir. Bu kitap gerçekten Grek zekasının en yetkin
anıtlarından biridir. Kitabın Greklere özgü kimi yetersizlikleri yok değildir,
kuşkusuz: dayandığı yöntem salt dedüktif niteliktedir; üstelik, öncüllerini
oluşturan varsayımları yoklama olanağı yoktur. Bunlar kuşku götürmez apaçık
doğrular olarak konmuştur. Oysa, 19.yüzyılda ortaya çıkan Öklid-dışı
geometriler, bunların hiç değilse bir bölümünün yanlış olabileceğini, bunun da
ancak gözleme başvurularak belirlenebileceğini göstermiştir."
Gene Genel Rölativite Kuramı'nda Öklid geometrisini değil, Riemann geometrisini
kullanan Einstein'ın, Elementler'e ilişkin yargısı son derece çarpıcıdır:
"Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal bilimde önemli
bir atılım yapabileceği hayaline boşuna kapılınasın!"
Fourier (1768 - 1830)
Bir terzinin oğlu olan Jean Babtiste Joseph Fourier, 21 Mart 1768 günü Fransa'
da Auxerre kentinde doğmuştur. Henüz dokuz yaşındayken hem annesini ve hem de
babasını yitirmiştir. Hayırsever Madam Moiton ve Auxerre kasabasının baş
rahibine ne kadar teşekkür edilse azdır. Çünkü, bu hayırsever kimseler öksüz ve
kimsesiz kalan Fourier'i şehirdeki askeri okula gönderdiler. Fourier kendisini
bu okulda çok iyi bir şekilde yetiştirdi. Bu okulda kısa bir sürede kendisini
gösterdi. On iki yaşındayken yazdığı dini yazıları, Paris kiliselerinde okunuyor
ve benimseniyordu. Bu sıralarda, güç beğenen, titiz, inatçı, hırçın, sert ve
şeytan bir çocuk kesildi. Matematikle ilk karşılaşınca büyülenmiş gibi oldu.
Kendi kendine neyin zararlı olduğunu anladı ve kısa bir sürede kendi kendini iyi
etti. Herkesin uyuduğu saatlerde topladığı mum parçalarını birleştirerek gece
paravanaların arkasına gizlenerek ders çalışıyordu. İyi kalpli benediktenler
genç dahiyi papaz olması için razı ettiler. Fourier, müritliğini yapmak için
Saint-Benoit manastırına gitti. Yemin etmeden önce 1789 Fransız Devrimi ona
yetişti. O, subay olmak istemişti. Fakat, terzi oğluna subaylık diploması
verilmediğinden, askeri papaz olmak istemişti. İhtilal onu bu durumdan da
kurtardı. Onun eski arkadaşları Fourier'in bir papaz olamayacağını anladıkları
için, geri Auxerre'e çağırdılar ve onu matematik öğretmeni yaptılar. Hastalanan
arkadaşları yerine onlardan daha iyi fizik ve klasik dersler veriyordu. 1789
yılında yirmi bir yaşında denklemlerin sayısal çözümüne ait bir çalışmayı
Akademiye sundu.
Fourier, başlangıçta devrim tarafını tuttu. Daha sonraki terör ve şiddete karşı
da cephe aldı. Cahilliğin yenilmesi için Napolyon'a okullar açtırdı. Ecole
Normale' de bu amaçla öğretmenler yetiştirildi. Bu okulun matematik kürsüsüne
öğretmen olarak atandı. Ders vermeleri bir ciddiyete soktu. Kendisi de orada tüm
hocalara örnek dersler veriyordu. Fourier, 1787 ile 1794 yılları arasını orta
dereceli okullarda öğretmenlik yaparak geçirdi. Fransız devrimi sırasında önemli
görevler aldı. Bu etkin görevlerden dolayı fazla göze battı ve 1794 yılında bazı
zamanlar da Auxerre hapishanesinde yattı. Hapishaneden çıktıktan sonra, EcoIe
Normale'de ve Ecole Polytechnique'te matematik öğretmenliği yaptı. Bu aralık,
denklemler kuramı ve uygulamalı matematikte bazı araştırmalarda bulundu. Fourier
serilerini ve Fourier analizini oluşturdu.
1798 yılında Napolyon Mısır'a giderken Fourier, onun yanında bu yolculuğa
katıldı. Mısır yolculuğunda Napolyon'a arkadaşlık etti. Bir yıl sonra, Napolyon
Fourier'i bu seferdeki ilim heyetinin başına atadı. Yukarı Mısır'da araştırma
yapma, kayıtları, yazıları inceleme ve tapınaklarda araştırma yapmalarını
istedi. 1801 yılında Mısır'dan Fransa'ya dönen Fourier'e Napolyon tarafından çok
ağır yöneticilik görevleri verildi. Bu dönüşten sonra 1803 yılında Baron oldu.
Bu kadar ağır ve yoğun yönetici görevlere karşın, Fourier yine araştırmalar için
kendine zaman buldu. Bu ara yine ısının matematik kuramı üzerine araştırmalarını
yaptı. En önemli çalışması "Isının Analitik Kuramı" adlı yapıtıdır. Bu eser,
1822 yılında yayınlandı. Fourier, ısının iletkenliği kuramı hakkında olan
araştırmasıyla, fizik matematiğin bugünkü gelişmesi çağını açmıştır. Bu nedenle,
bugünkü medeniyetimizin gelişmesinin büyük bir kısmını Monge ve Fourier'e
borçluyuz. Fourier'in yaptıkları pratik sahalarda oldukça çok kullanılır. El
kitaplarında verilen birçok kural onundur. Elektrik, ses ve radyo teknikleri
bugün herkesçe bilinir.
Fourier, Grenoble' de kaldığı sırada kaleme aldığı "Isının Analitik Kuramı" adlı
kitabını 1807 yılında Akademiye sundu. Bu eseri çok tartışıldı ve beğenilmedi.
Raportörlükte, Laplace, Lagrange ve Legendre vardı. 1812 yılındaki ödül için
başka bir çalışma sunması istendi. Fourier, bu ödülü aldı. Fakat daha önce
sunduğu çalışmasının dönmesine çok kırıldı. Onun tartışmasız olan eseri, halen
yaşayan Fourier analizidir. Devirlilik kavramı, Ayın, Güneşin ve Dünya' nın
hareketleri, gece, gündüz, mevsimler ve Güneşin lekeleri gibi olaylar hep bu
türdendir. Bundan sonra çok katlı devirlilik çıkacaktır. Fourier, 1807 yılında
kaleme aldığı eserini 1822 yılında bitirdi ve bu şaheser oldu.
1 Mart 1815 yılında Napolyon' un Elbe Ada'sından kaçarak Fransız kıyılarına ayak
basınca, gelişen olaylar Fourier'i esir düşürdü. Bourgain'de bulunan Napolyon'
un huzuruna çıkarıldı. Napolyon' un iğneleyici sözleriyle karşılaştı. Fourier
yeniden Napolyon tarafına geçti. Fakat, Napolyon'un yüzüne karşı da
"Kaybedeceksiniz" sözünü söylemekten kendini alamadı.
iktidarların sürekli el değiştirmesi ve karşılıklı ihtilaller Fourier'i güç
durumlara soktu. Bu çalkantılı dönemlerden sonra eşyalarını rehine verecek kadar
perişan oldu. Dostları onu açlıktan ölmesin diye Seine istatistik Bürosuna müdür
olarak atanmasını sağladılar. 1816 yılında Akademiye üye seçilmesine hükümet
karşı koydu. Ancak ertesi yıl üye seçilebildi. Bu onun için çok acınacak bir hal
oldu. Yine de rahat durmadı. Boş kaldığı zamanlarda çalışmalarını sürdürdü.
Fourier'in son yılları gürültü ve patırtı içinde sönüp gitti. Akademinin sürekli
katibi olduktan sonra kendine dinleyici bulmakta güçlük çekmiyordu. Napolyon
devrinde yaptıklarıyla övünmesi boşa giden çırpınışlardı. Artık O, dayanılmaz
bir gevezeden başka birisi değildi. İlmi çalışmalara devam edeceğine,
dinleyicilerine yapacağı büyük işlerden söz ediyordu. Aslında kendine düşen
görevi fazlasıyla yerine getirmişti. Son yıllarda kendi kendine övünüyordu. Onun
buna hiç gereksinimi de yoktu.
Mısır'da kaldığı süre içinde garip bazı alışkanlıklar da edinmişti. Çölün
sıcağının sağlık için en iyi bir ortam olduğuna inanmıştı. Bu nedenle bir mumya
gibi örtünüyor, çöl sıcağı kadar sıcak odalarda oturuyordu. 16 Mayıs 1850
yılında altmış üç yaşında bir kalp hastalığından veya bazılarına göre de bir
damar çatlamasından öldü. Medeniyetin izlerinin Fourier'in eserlerinde taşındığı
bir gerçektir.
Galois
(1811 - 1832)
Fransız matematikçisi Galois, 1811-1832 yılları arasında yaşadı. Abel'in çağdaşı
olan bu matematikçinin doğum ve ölüm tarihlerine bakarsanız 21 yıllık bir ömür
sürdüğünü görür ve bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünebilirsiniz. Hiçbir
yanlışlık yok. Galois'nın hayatı Brezilya dizilerine konu olmaya aday
şanssızlıklarla sürüp gitmiş ve 21 yılda tükenmiştir.
Yakınları kendisinden söz ederken, annesinin erkek huylu, cömert, şerefli, açık
bir şekilde alaycılığa kaçan ve bazen de çelişkilerde karar kılan bir kadın gibi
anlatılıyordu. Anne, 1872 yılında seksen dört yaşında öldü. Aklını ve hafızasını
ölünceye kadar korudu. O da, kocası gibi zulme, haksızlığa karşı bir öfke, kızma
ve hınç besliyordu. Babası gibi, annesinin bu duyguları Galois da da görülür. Bu
duygu ve düşüncelerden Galois da kurtulamamıştır. Onun kısa yaşamında bu
duyguların etkisi çok büyük olmuştur.
Abel yoksulluktan ölmüştü. Galois ise, başkalarının budalalığından ölmüştür.
İlim tarihi, en kaba budalalığın dehaya karşı zaferine, Galois'nın çok kısa
süren hayatı kadar kusursuz ve eksiksiz bir örnek vermemiştir. Burada bir
noktaya dikkat etmek gerekir. Galois bir melek değildi. Çok taşkındı ve derisine
sığmıyordu. Bu onun yaramazlığından değil de, zekasının kafasının içine
sığmamasındandı. O parlak yeteneği, aleyhine birleşmiş koyu bir budalalıkla
boğulup gitti. Galois'nın her davranışı, taşan zekası ve onun dahi kafasının
istediği yönde yönlendirilmediğinden ileri gelmiştir.
Galois'nın ne anne ve ne de baba tarafından matematiğe karşı en küçük bir
yetenek görülmemiştir. Galois'nın matematik dehası, birden bire delikanlılık
çağına doğru çıkmıştır. Galois, merhametli, acıyan, seven ve hatta ağır başlı
bir çocuk olmakla beraber, babası şerefine düzenlenen toplantılarda ortamın
neşesine katılmasını bilir ve konukları eğlendirmek amacıyla şiirler ve
karşılıklı konuşma yazıları yazardı. Fakat, beceriksiz, yeteneksiz ve anlayışsız
öğretmenlerinin rahatsız etme, canını sıkma ve tedirgin etmeleri, onların sersem
ve pek akılsız davranışları yüzünden Galois'nın bu atılımları da çok sürmedi.
Onu da hemen körelttiler.
Galois, 1823 yılında on iki yaşında Paris'teki Louis le Grand Lisesine girdi.
Lise, kapıları sürgülü ve pencereleri demirli bir hapishaneden farksızdı. 1823
Fransa'sı daha Fransız devrimini unutmamıştı. Yöneticilerin, insanların ve bazı
güçlerin tuzakları ve karşı tuzakları, ayaklanmalar ve ihtilal söylentileri sık
sık görülen olaylardı. Olaylar tam oturmamış ve huzursuzluklar devam ediyordu.
Toplumun bu huzursuzlukları Galois'nın lisesine de yansıyordu. Cizvitlerin
yönetimi yeniden ele almasını sağlamak amacıyla lisenin müdürünün planlar
hazırlamış olmasından kuşkulanan öğrenciler, kilisede bile okumayı, kabul
etmeyerek ayaklandılar. Müdür, öğrenci ailelerine bile haber vermeden suçlu diye
kuşkulandığı öğrencileri okuldan kovdu. Galois, bunların içinde değildi. Bulunsa
herhalde Galois'nın geleceği için daha hayırlı olurdu. Çünkü, Galois, o güne
kadar kanunsuz ve keyfi yönetimin, yalnız kelimesini biliyordu. Artık O,
harekete geçmiş, kendisini olayların içinde bulmuştu. Ölünceye kadar da bu iz
onda kalacaktır.
Galois, annesinin ona verdiği temel eğitim ve öğretiminin yardımıyla öğrenimini
çok iyi bir biçimde yürütüyordu. Böylece, öğrenimine çok iyi başladı. Sınıftaki
tüm birincilikleri topladı.
Ertesi yıl 1824 tarihinde Galois'nın hayatında başka bir davranış daha görüldü.
Edebiyata ve klasiklere önce uysallıkla çalıştığı halde, şimdi onlar canını
sıkmaya, buna karşın matematik dehası uyanmaya başladı. Öğretmenleri sınıfta
kalıp bir yıl daha okumasını istediler. Babası karşı koydu. Zavallı Galois,
bitmek tükenmek bilmeyen edebiyat, Yunanca ve Latince derslerine yeniden
başladı. Orta derecede ve dikkatsiz bir öğrenci olarak tanındı. Son söz yine
öğretmenlerinin oldu ve Galois sınıfta kaldı. Ne yazık ki, bu dahi çocuk,
zekasının kabul etmediği eski ve onun için anlamsız şeyleri tekrarlamak zorunda
kaldı. Yorulduğu ve zevkini kaybettiği için derslerine karşı hiç bir gayret,
çaba ve ilgi göstermiyordu. O zaman diğer derslere göre matematiğe çok önem
verilmezdi. Matematik dersi bazen yapılır, bazen de hiç yapılmazdı. Galios,
kendisinin bir matematikçi olduğunu nereden bilebilirdi? Galois, düzenli
matematik derslerine bu derin sıkıntı yılında başladı. Bu zaman, Legendre'nin
güzel geometrisinin moda olduğu bir sürece rastlar. İyi bir öğrenciler bile
Legendre'nin bu geometrisini tümüyle anlayabilmek için en az iki yıl uğraşmaları
gerektiğine inanıyorlardı. Galois, Legendre'nin geometrisini bir korsan kitabı
okur gibi, baştan sona kadar bir nefeste okuyarak bitirdi ve bu kitaba hayran
kaldı. Bu kitap, bir işçinin elinden çıkmış bir el kitabı değil de, bir usta
elinden çıkmış bir şaheserdi. Bir kere okunması, bir çocuğa en açık biçimde
geometriyi öğrenmesini sağlıyordu. Galois'nın cebire karşı tepkisi bambaşka
oldu. Cebirden nefret etti. Onun bu tepkisi, onun ruh yapısını bilen için haklı
bir gerekçeydi. Çünkü, Galois'yı gayrete ve çalışmaya getirecek Legendre
düzeyinde usta bir cebirci yoktu. Cebir, okul kitaplarından başka bir şey
değildi. Bu, Galois'ya cebir bilgisinin verilmeyişinden kaynaklanıyordu. Büyük
bir matematikçiyi eserleriyle tanımasını öğrendikten sonra, kendi kendine bir
yol aramak görevini üstüne aldı. Cebir öğrenmek için çağın büyük matematikçisi
Lagrange'a başvurdu. Sonra Abel'i okudu. Bu sırada on dört on beş yaşındaki bir
çocuğun olgun matematikçilere özgü yazılmış cebir analizinin şaheserlerini,
denklemlerin sayısal çözümlerine ait çalışmaları, analitik fonksiyonlar kuramını
ve fonksiyonların diferansiyel hesaplarını birer birer okuyarak yutuyordu. Artık
okul ödevleri onun için küçük şeylerdi. Genç dahiye gündelik dersler adi bir iş
gibi geliyordu. Gerçek matematik için bu dersler faydasız ve hiçte gerek yoktu.
Kendisinde matematik yeteneğinin olduğunu fark edince, cebirsel analizin
büyüklerinin yaptıklarını ve kendi düşündüklerini karşılaştırdı ve ileri atıldı.
Annesi bile bunun farkında değildi. Fakat oğlunu biraz garip buluyordu. Lisede
öğretmenleri ve arkadaşları üzerinde korku ve öfkeyle karışık garip bir duygu
bırakıyordu. Öğretmenleri sabırlı ve iyi insanlardı. Fakat, oldukça dar görüşlü
kimselerdi. Yıl başında "Çok uslu ve tatlı, iyi özellikleri bol" bir öğrenci
diye sözü edildi. Fakat, Galois'da garip bir halin olduğunu da ekliyorlardı. Bu
olay doğrudur. Çünkü, Galois sıradan bir zekaya sahip bir öğrenci değildi. İçine
sığacak türde biri olması olanaksızdı. Galois için, Hiçte fena çocuk olmadığı,
fakat "orijinal ve acayibin biri, her zaman muhakemeci, mantıkçı" olduğu sözleri
de yine o eski kayıtlarda vardır. Arkadaşlarına takılmaktan zevk aldığı da
ekleniyordu. Yıl sonundaki kayıtlarda yine, "Garip hallerle arkadaşlarını
darılttığı ve karakteri içinde kapanmış bir şeyi olduğu" yazılıyordu. Daha
ileri, öğretmenleri onu, "Son derece hırslı ve orijinal bir davranış takınmak"
la suçluyorlardı. Buna karşın, bazı öğretmenleri Galois'nın iyi bir öğrenci
olduğunu ve özellikle matematikte çok başarılı olduğunu kabul etmişlerdi. Yalnız
bir kişi, Galois'nın matematikte olduğu kadar, diğer derslerinde de dikkate
değer bir öğrenci olduğunu söylüyordu. Bu iyi niyet karşısında kalan Galois,
edebiyat derslerinde de dikkatli olup şansını deneyeceğini söylediyse de,
içindeki matematik aşkı hürriyetine kavuşmak için tutuşuyordu.
Galois, on altı yaşında, çok önemli buluşlara hazırlandığı bir sırada matematik
öğretmeni Vernier, sanki tavuğun yeni çıkardığı yavrusunu kapacak olan kartaldan
korur gibi Galois üzerinde titriyordu. Vernier, Galois'nın yöntemli çalışmasını
istiyor, fakat öğrencisi bu öğütleri dinlemiyordu.
Galois, Ecole Polytechnique'in sınavlarına girdi. Sivil ve asker mühendislere
dünyanın en iyi matematik ve ilim bilgisi vermek amacıyla ihtilal yasalarına
göre Monge tarafından kurulmuş olan bu büyük okul, Galois'yı kendisine
fazlasıyla çekiyordu. Bu okulda önce matematik hırsını tatmin edecek, burada
matematik alanında kendini gösterecekti. Daha sonra, hürriyet aşkının doyacağını
umuyordu. Çünkü, burada büyük kimseler, enerjik ve cesaretli Polytechnique'liler
bulunuyordu. Bu okuldan çok şey bekliyordu.
Galois, Polytechnique'in sınavına girdi ve kazanamadı. Bu başarısızlığa sersemce
bir haksızlığın neden olduğunu bilen sadece kendisi değildi. Hatta, arkadaşları
bile bu başarısızlıkla şaşkına döndüler. Zaten Galois'nın matematik dehasını
bilen ve onu takdir eden arkadaşlarıydı. Tüm suçu sınav jürisine yüklediler. O
sırada bu okula giren adaylarla ilgili bir dergi çıkaran Terquem, okuyucularına,
Galois'nın başarısızlığıyla ilgili tartışmanın henüz kapanmadığını hatırlattı.
Bu başarısızlığı ve başka bir yerde, sınav jürisinin akıl erdirilemeyen
kararlarını yorumlayan Terquem şunları yazıyordu; "Yüksek zekalı bir aday daha
düşük zekalı sınav jürileri tarafından döndürülmüştür. Ben bir barbarım. Çünkü
onlar beni anlamıyorlar ". Galois'ya gelince, başarısızlığı onun için öldürücü
bir darbe olmuştu. Kendi içine kapandı. Bu sınavın acısını hiç bir zaman
unutamadı.
1828 yılında Galois on yedi yaşındaydı. Bu, onun hayatında büyük bir yıl oldu.
İlk kez onun dehasını anlayan değerli bir matematik öğretmeniydi. Adından söz
edeceğimiz kişi, Louis Paul Emile Richard (1795-1849), Louis le Grand
öğretmeniydi. Richard, dürüst bir eğitimciydi. Kendi öz çıkarları için her şeyi
uygun gören bu adam, öğrencisinin geleceği söz konusu olunca hiçbir özveriyi
esirgemeyen değerli biriydi. Bu sırada bazı matematikçiler de vardı. Öğretmenlik
hevesi içinde, eserlerini yayınlaması için onu sıkıştıran dostlarının öğütlerine
karşın, kendini tümüyle unuttuğu da olurdu. Richard, ayağına gelen kısmetin ne
olduğunu ilk bakışta anladı. Karşısındaki çocuk, Fransız'ların Abel'iydi.
Galois'nın bazı zor problemlere karşı verdiği orijinal çözümleri sınıfta
açıklamaktan gurur duyuyor ve bu insan üstü öğrencinin Polytechnique'e sınavsız
kabul edilmesini gereken her yerde söylüyordu. Richard, Galois' ya birincilik
ödülünü verdi ve raporuna şunları yazdı. "Bu öğrenci, arkadaşlarına göre açık
bir üstünlük göstermektedir. Matematiğin yalnız en zor taraflarına
çalışmaktadır." Bu söz, gerçeğin tam kendisiydi. Galois, on yedi yaşında,
denklemler kuramında her zaman hatırlanacak olan ve sonuçları bir yüzyıldan
fazla bir zaman sonra bile tüketilemeyen keşifler yapıyordu. Galois, 1 Mart 1829
günü, sürekli kesirlere ait ilk çalışmasını yayınladı. Bu çalışma, onun ileride
başaracağı büyük işler hakkında bir fikir vermemekle beraber, hiç olmazsa, basit
ve sıradan bir öğrenci olmadığını ve yaratıcı bir matematikçi olduğunu
göstermeye yeterdi.
O sırada, Cauchy Fransız matematikçilerinin başında geliyordu. Pek çok yayını ve
keşifleri olan Cauchy, yayın sayısı bakımından Euler ve Cayley'den sonra
geliyordu. Cauchy, eserlerini genellikle çabuk ve doğru yazardı. Bazen
unutkanlıkları da oluyordu. Fakat, bu kez yaptığı unutkanlığı Abel ve Galois'nın
felaketi oldu. Onların canına kıydı. Abel için Cauchy kısmen suçlu kabul
edilebilir. Fakat, Galois için affedilmez bir unutkanlığın tek sorumlusudur.
Galois, on yedi yaşına kadar yaptığı buluşların önemlilerini, ileride Akademiye
vermeyi düşündüğü bir çalışma için saklamıştı. Cauchy, bu çalışmayı Akademiye
sunacağını söz verdiği halde, sonra bu sözü unutmuş ve daha kötüsü bu yazıyı
kaybetmişti. Galois, Cauchy'nin bu söz verişini kendisinden bir daha duymadı.
Cauchy, aynı davranışı Abel'e de göstermişti. Cauchy'nin bu tür davranışının
kasıtlı olup olmadığını bilemiyoruz. Fakat, matematik tarihi için sadece onu
suçlayabiliriz. Çünkü, Cauchy'nin bu davranışı, genç Galois için bir hayal
kırıklığı oldu. Akademi üyelerine karşı beslediği hırçın nefreti tutuşturan ve
içinde yaşamaya zorunlu tutulduğu budala topluma karşı vahşi bir kin şeklinde
soysuzlaşmaya kadar vardıran bir dizi benzer felaketlerin ilki oldu.
Bu kadar açıkça dehası görülen genci, öğretmenleri anlamıyor, onun huzurla
keşiflerini hazırlaması için bir ortam hazırlamadıkları gibi, huzurunu
bozuyorlar ve boşuna verilen ödevlerle oyalayarak çileden çıkarıyorlardı. Uzun
ve sıkıcı tektirler, ardı arkası kesilmeyen cezalarla da onu isyana ve karşı
gelmelere yöneltiyordu. O yine bunlara bir yerde katlanıyordu. Kendisini büyük
matematikçi olmaya yöneltiyor ve bu amaçla çalışıyordu.
Galois, on sekiz yaşında genç bir delikanlıyken, ikinci darbe kafasına indi.
Galois, ikinci kez Polytechnique'e başvurdu. Sonuç yine beklendiği gibi çıktı.
Galois sınavı kazanamadı. Şansını son bir Kez daha denemişti. Okulun kapısı
artık kendisine sürekli kapanıyordu. Galois'yı sınav yapan kimseler gerçekten de
ondan çok daha geride kimselerdi.
Galois'nın bu sınavı dillere destan oldu. Her yerde bu sınavın sonucu
konuşuluyor ve bu sınavdan söz ediliyordu. İşin duygusal yanı böyleydi. Fakat,
olanlar zavallı Galois'ya olmuştu. Galois'nın en büyük özelliği, hemen hemen tüm
hesapları ve hesaplamaları zihninden yapar ve sonucu söylerdi. Kalem, kağıt,
tebeşir ve karatahta onun canını sıkıyordu. Keskin bir zekası ve düşünme
yeteneği vardı. Fakat ne yazık ki, bu kez silgi ve tebeşiri özel bir amaçla
kullandı. Sözlü sınavda jüri üyelerinden biri, matematik bir güçlük üzerinde
onunla tartışmaya girişmek istedi. Jüri üyesi haksızdı. Fakat, direndi. Yetkili
yerde de oydu. Okula kabul edilmemek düşüncesinin verdiği bir öfke ve ümitsizlik
bunalımıyla ve sıkıntıyla silgiyi jüri üyesinin kafasına fırlattı ve ... rezalet
koptu. Yine olan zavallı Galois'ya oldu.
Galois'nın babasının acı ölümü ona son darbeyi indirdi. Bourg La Reine'nin
belediye başkanı olması dolayısıyla, halkı papazlara karşı koruyordu. İhtiyar
Galois, bu yüzden papazların çevirdiği dalaverelere hedef oldu. 1827 yılının
gürültülü seçimlerinden sonra, bir papaz ihtiyar belediye başkanının şahsına
karşı haysiyet kırıcı bir savaş açtı. İhtiyar adamın şiire karşı olan yeteneğini
kötüye kullanarak, belediye başkanının imzasıyla Galois ailesinin birisine
hitaben kirli ve pis mısralar bulunduran bir şiir yazdı ve bunları halk arasında
dolaştırdı. Tam anlamıyla namuslu bir adam olan Galois'nın babası kendine eziyet
etmek merakına tutuldu. Bir gün, karısının evde bulunmadığı bir sırada Paris'ten
kaçtı. Oğlunun öğrenimini gördüğü lisenin iki adım ötesinde bir apartmanda
intihar etti. Cenaze töreninde bazı karışıklıklar çıktı. Ona kızan bazı
vatandaşlar cenazeye taş attılar. Bir papaz alnından yaralandı. Galois,
babasının tabutunun görülmemiş bir patırdı içinde mezara indirilişine tanık
oldu. O zamandan beri, her yerde nefret ettiği haksızlığın varlığından
şüphelenerek, hiç bir zaman hiçbir yerde iyiliği göremedi.
Galois, Polyteohnique'teki ikinci sınavındaki başarısızlığından sonra, öğretmen
olmak için Ecole Normale döndü. Yıl sonu sınavlarına kendi kendine çalışarak
hazırlandı. Sınav jürilerinin kayıtları dikkate değerdir. Matematik ve fizik
sınavlarından pekiyi notunu aldı. Son sözlü sınavında hakkında yazılmış şöyle
bir not vardır; "Bu öğrenci fikir ve söylemek istediklerini her zaman açık
olarak ifade edememektedir. Fakat zekidir. Dikkate değer araştırıcı bir zekası
vardır." Edebiyat dersinde en kötü yanıt veren öğrenci diye bir kayıt vardır.
Galois, 1830 yılı şubatında on dokuz yaşında kesin olarak üniversiteye kabul
edildi. Çalışmak için bir köşeye çekildi ve çalışmalarıyla kendisini
öğretmenlerine gösterdi. O yıl yeni konular üzerinde üç tane çalışma yaptı. Bu
çalışmaları, cebirsel denklemler kuramı üzerinde büyük bir ilerlemeydi. Bu
çalışmalarında, onun büyük kuramının bazı izleri görülür. Bu buluşlarını ve
başka sonuçlarını da birleştirerek, İlimler Akademisine sundu. Bu eser, ancak
çağın ileri gelen matematikçilerinin izleyip anlayabileceği düzeydeydi. En
yetkili kimselerin fikirlerine göre, bu çalışma ödülü kazanacak tek eserdi.
Galois'nın bu yazısı Akademinin katipliğine geldi. Katip yazıyı incelemek üzere
evine götürdü. Fakat, yazıyı okumadan öldü. Katibin kağıtları düzenlenirken
Galois'nın bu çalışmasına rastlanılamadı. Galois da bir daha bu yazıdan söz
edildiğini duymadı. Galois'yı avutacak başka bir söz daha yoktu. Koca deha, kötü
bir düzen, anlayışsız insanlar, Cauchy'nin önem vermemesi ve tekrar eden kötü
sonuçlar içinde yok olup gitmeyle karşı karşıyaydı. Bu olaylar, Galois'nın
çökmüş ve kokmuş düzene karşı nefretini arttırıyordu.
İlk ihtilal gösterileri Galois'yı sevinç içinde bıraktı. Arkadaşlarını bu
olaylara sokmak istediyse de, onlar çekimser kaldılar. Deneyimli müdür,
öğrencilerden dışarı çıkmayacaklarına şerefleri üzerine söz aldı. Galois söz
vermeyi kabul etmedi. Müdür, Galois'ya ertesi güne kadar beklemesini rica etti.
Müdürün davranışı incelik ve sağduyudan uzak olduğunu kısa bir konuşmasıyla
kanıtladı. Galois, öfkelenerek gece kaçmaya çalıştı. Duvar oldukça yüksekti.
1830 yılının son ayları oldukça karışık geçti. Galois, harekete geçmek için
arkadaşlarına mektup yazdı. Arkadaşları Galois'yı desteklemediler. Bunun üzerine
Galois da okuldan kovuldu.
Galois, parasız kaldığı için haftalık özel yüksek cebir dersleri vermek için
ilan verdiyse de öğrenci bulamadı. Bu nedenle bir süre matematiği bıraktı.
Halkın Dostları adı altında kurulan koruma kıtasının topçu kısmına gönüllü
olarak girdi. Son bir ümitle ve Poisson'un önerisi üzerine, bugün Galois kuramı
adı ile bilinen ve anılan ünlü çalışmasını İlimler Akademisine yolladı. Poisson
raportördü. Ona göre çalışması anlaşılacak gibi değildi. Bu çalışmayı
anlayabilmek için ne kadar zaman harcadığını da söylemiyordu. Gerçekten,
Galois'nın kuramının anlaşılabilmesi için çok ileri düzeyde cebir bilgisi
gerekmektedir. Bugün bu gerçek yine aynı düzeyini korumaktadır. O zaman, Galois'
nın yaptığı bu çalışmayı anlayan çıkmamıştı. Galois artık kendini ihtilalci
politikaya verdi.
9 Mayıs 1831 gecesi, iki yüz kadar cumhuriyetçi, Kralın, Galois' nın gönüllü
olarak girdiği topçu kıtasının dağıtılması için imzaladığı bildiriye karşı
koymak için bir ziyafette toplandılar. İhtilalci ve tahrik edici bir hava
esiyordu. Galois, bir elinde kadeh ve bir elinde çakı ile ayağa kalktı ve
kadehini Kral Louis Philippe'e diye kaldırdı. Bu hareketi yanlış anlamlara çeken
arkadaşları onu ıslığa tuttular. Çakıyı da görünce, çakıyı Kralın hayatına karşı
bir tehdit anlamına çektiler ve bağırarak alkışladılar. Galois, o anın
kahramanıydı. Alkışlar kesilmiyordu. Topçular yürüyüş yapmak için dışarı
çıktılar. Ertesi gün, Galois evinden alınarak tutuklandı. Sainte Pelagie'deki
hapishaneye kapatıldı.
Galois'nın yakın taraftarları usta ve kurnaz bir avukat buldular. Bu avukat,
sanığın aslında Louis Philippe'e, eğer "ihanet ederse" dediğini ispat etmeye
çalıştı. Çakıya gelince, onu da açıklamada güçlük yoktu. Çünkü, Galois o sırada
yediği pilicini kesmekle meşguldü. Yanında bulunanlar da, ıslıklara boğulan
cümlenin sonunu işittikleri üzerine yemin ettiler. Galois bunu kabul etmediyse
de, aile sahibi ve namuslu bir adam olan yargıç, sanığa, bu davranışı ile durumu
düzeltemeyeceğini söyledi ve onu susturdu. Savunma çok ince hazırlanmıştı.
Mahkeme heyeti de sanığın gençliğine acıdı ve on dakika aradan sonra Galois'nın
suç işlemediğine karar verdi.
Galois, hürriyetini uzun zaman yine koruyamadı. Bir ay geçmeden 14 Temmuz 1831
günü bir tedbir olarak tutuklandı. Çünkü bu sırada cumhuriyetçiler bir gösteri
yapmaya hazırlanıyordu. Hükümet bu hareketi büyüterek tebliğ halinde
yayınlıyordu. Galois'nın ihtilal yapmasına engel olmuşlardı. Polisin onu
yargılaması için bir gerekçe bulması güçtü. Tutuklandığında tepeden tırnağa
kadar silahlıydı ama, polise hiç bir direnme göstermemişti. İki aylık bir
bekleyişten sonra, bir gerekçe bulundu. Dağıtılmış topçu kıtasının resmi
üniformasını taşıdığı için yargılandı. Bir arkadaşı üç ay ve kendisi de altı ay
hapis cezası giydi. 29 Nisan 1832
gününe kadar hapishanede kaldı. Kız kardeşi, ağabeyinin geçirdiği bunca
güneşsiz günden sonra sanki elli yıl daha çöktüğünü söylerdi.
O zamanlar hapishanelerde hafif bir disiplin vardı. Tutuklular ya avluda
dolaşırlar ya da kantinde içerlerdi. Asık yüzlü ve daima düşünen Galois,
içicilerin alayı ile karşı karşıya geldi. Bir tahrik sonucu bir şişe rakıyı bir
solukta içti. İyi bir dostu ona ayılıncaya kadar baktı. Ne yaptığının farkına
varınca da utandı. Galois bu hapishaneden de çıktı.
1832 yılında kolera salgını baş gösterdi. Galois'yı koleradan korunması
gerekçesiyle 16 Mayıs 1832 günü hastaneye kapattılar. Sanki, Louis Philippe'in
hayatı ile oynamış olan bu önemli siyasi kolera salgınına karşı bırakılmayacak
kadar kıymetliydi. Hastaneye kapatılmıştı ama, dışarıdan gelenlerle görüşmek
olanağı oldukça fazlaydı. Böylece, hayatında tek bir aşk olayı da geçirmiş oldu.
Her şeyde olduğu gibi, bunda da bir felaketle karşılaştı. Aşağılık oynak bir
kadın aklını çeldi. Sonunda Galois, aşktan, kadından ve kendinden iğrendi. Ona
bağlı dostu Auguste Chevalier'ye şunları yazıyordu. "Dokunaklı cümlelerle dolu
mektubun bana biraz rahatlık getirdi. Fakat geçirdiğim bu kadar şiddetli
heyecanların izini nasıl yok etmeli? ... Her şeyde hayal kırıklığına uğradım.
Hatta aşkta, şan ve şerefte bile ..." Mektup 25 Mayıs 1832 tarihliydi. Dört gün
sonra Galois serbest bırakıldı. Dinlenmek ve biraz düşünmek için bir yazlığa
gitmeye karar verdi.
Galois'nın 29 Mayıs 1832 günü başından geçen bir olay hakkında tam kesin bir
bilgi sahibi değiliz. Bu olay hakkında iki mektubunda yazılanlar gerçek diye
kabul edilen şeyleri akla getirmektedir. Galois, serbest bırakıldıktan sonra,
siyasi düşmanlarıyla çekişmeye girişti. O zaman vatan severler düello (silahlı
kavga) etmeye hevesliydiler. Zavallı Galois, bir şeref meselesi veya bir
aşağılık kadın yüzünden düello etmek zorunda kaldı.
30 Mayıs 1832 günü şafak sökerken, Galois hasmıyla şeref meydanında karşılaştı.
Düello tabancayla yirmi beş adım uzaklıktan yapılacaktı. Galois karnından
vurularak düştü. Kör şans yine burada da onu buldu. Yörede doktor yoktu. Onu
düştüğü yerde bıraktılar. Sabah saat dokuz sıralarında oradan geçen bir köylü
tarafından Cochin hastanesine götürüldü. Galois öleceğini anladı. Karnındaki
karın zarı iltihaplandı. Bu peritonit meydana çıkmazdan önce henüz aklı
başındayken papazın son hizmetlerini kabul etmedi. Acaba babasının cenaze
törenini mi hatırlamıştı? Aileden tek haberdar edilen küçük kız kardeşi göz
yaşları içinde koşarak yetişti. Galois, tüm kuvvetini toplayarak onu teselli
etti.
Galois, 31 Mayıs 1832 günü yirmi bir yaşında, sabahın erken saatinde öldü.
Güneydeki mezarlığın fakirlerin gömüldüğü çukura gömüldü. Bugün, Evariste
Galois'dan hiç bir işaret ve hiç bir kırık taş bile kalmamıştır. Onun kalan ve
ölmez tek anıtı, hepsi altmış sayfa tutan kendi el yazması olan Galois
kuramıdır.
Galois 28 Mayıs 1832 tarihli, "Tüm cumhuriyetçilere" başlıklı mektubunda şunları
yazıyor:
"Ülkem uğruna ölmek olanağını bulamadığım için bana gücenmemelerini dostlarımdan
rica ediyorum. Alçak bir aşiftenin ve bunun aldattığı iki kişinin kurbanı olarak
gidiyorum. Hayatım sefil bir dedikodu içinde tükenecek... Gerçeği soğuk
kanlılıkla dinleyecek durumda bulunmayanlara bu uğursuz gerçeği söylediğime
pişmanım. Fakat, ne de olsa doğruyu söyledim. Mezara, yalanlarla lekelenmemiş
bir vicdan, vatansever kanın temiz vicdanını götürüyorum. Allahaısmarladık!
Halkın iyiliği için ne kadar yaşamayı isterdim... Beni öldürenleri affediyorum.
Çünkü, iyi niyetli insanlardı."
Galois, adı belirtilmeyen dostlara yazdığı başka bir mektupta şöyle diyor:
"İki vatansever beni düelloya davet etti. Bunu reddetmek benim için olanaksızdı.
Ne sana, ne ona haber vermediğim için özür dilerim. Çünkü, rakiplerim hiç bir
vatansevere haber vermemem için benden şerefim üzerine söz istemişlerdi.
Göreviniz çok basittir. İstemeyerek çarpıştığımı, yani her uzlaşma çaresine
başvurduktan sonra çarpışmaya zorunlu olduğumu ispat ediniz. Yalan söylemek,
hatta bu kadar önemsiz bir şey için yalan söylemek hiç elimden gelir mi,
söylersiniz. Kaderim, vatanın adımı öğrenmesi için bana yaşamayı nasip
etmediğinden hatıramı koruyunuz. Dostunuz olarak ölüyorum."
Galois'nın yazdığı son sözler işte bunlardır. Öleceğini anlayan Galois bu gece
son arzularını, vasiyetnamesini, ateşler içinde kağıda yazmakla geçirdi. Daha
önce kafasında kurduğu büyük konuları aklında kaldığı kadarıyla topluyor ve
kağıda döküyordu. Arasıra yazıyı kesiyor ve kenara birşeyler karalıyordu. "Vakit
yok, vakit yok!" Yine çalışmasının devamını kötü bir yazıyla karalamaya
koyuluyordu. Bu son ümitsizlik saatleri sırasında, gün ağarmadan önce
yazdıkları, daha sonra gelecek matematikçileri, yüzlerce yıl heyecan içinde
nefes nefese bırakacaktır. Matematikçileri uzun yıllar üzmüş olan problemin
kesin çözümünü vermişti. Bir denklem hangi koşullarda çözülebilir? Sonunda bu da
yaptıklarının bir parçasıydı. Bu büyük eserde, Galois gruplar kuramını parlak
bir başarı ile kullanmıştır. Bugün, bu önemli ve oldukça soyut olan kuramın
büyük öncüsü ve kurucusu ölmez Galois'dır.
Çılgınca yazılmış bir mektuptan başka, Galois, ilmi durumunu yerine getirecek
olan şahısa, İlimler Akademisine sunulmak üzere kaleme aldığı bazı yazıları
emanet etti. On dört yıl sonra, 1846 yılında Joseph Liouville, bu yazılardan
bazılarını "Teorik ve Pratik Matematik Dergisi"nde yayınladı. Kendisi de
orijinal ve seçkin bir matematikçi olan Liouville bu yayının girişinde şunları
yazıyor.
"Evariste Galois'nın çalışmalarının temel amacı, denklemlerin köklerle
çözülebilmesi koşullarıdır. Galois burada, dereceleri birer asal sayı olan
denklemlere ayrıntılı bir biçimde uyguladığı genel bir kuramın temellerini
atıyor. Daha on altı yaşından beri ve yeteneklerinin M. Richard adında çok iyi
bir öğretmen tarafından desteklendiği Louis le Grand lisesinin sıralarında,
Galois bu güç problemle uğraşmıştı." Liouville daha sonra bu çalışmanın
Akademiye gönderildiğini ve raportörlerin çalışmanın açık olmadığını belirterek
kabul etmediklerini anlatır. "Aşırı derecede bir kısa yazma hevesi ve oldukça
kapalı yazması anlamayı oldukça zorlaştırmaktadır. Eseri inceledim ve kullandığı
yöntemin tümüyle doğru olduğuna inandım. Ufak tefek bazı eksikliklerini
tamamladım. Çalışmamın sonucunu görünce de büyük bir zevk duydum" diyordu.
Galois, son arzularını dostu Auguste Chevalier'e yazdı. "Analizde bazı yeni
sonuçlar buldum... Yaptıklarımın doğruluğundan şüphem yok. Jacobi veya
Gauss'tan, bu teoremlerin doğruluğu hakkında değil de, bu teoremlerin önemleri
üstündeki düşüncelerini söylemelerini açıkça rica edersin. Eğer umduğum gibi
çıkarsa, bazı kimselerin bu karışık örgüyü kendilerine kullanmaları için
sökmeleri kalır. Seni hasretle kucaklarım."
Zavallı Galois, hala kendisinin anlaşılması için nasıl da çırpınıyordu. Jacobi
cömert ve şerefli bir kimseydi. Ya Gauss ne diyecekti? Daha önce Abel'e ne
demişti? Cauchy veya Labatchewsky hakkında ne söylemeyi unutmuştu? Bu kadar acı
bir derse karşın, Galois hala boş ümitlere kapılıyordu. Bu ümitleri ancak
ölümünden tam on dört yıl geçtikten sonra Liouville tarafından anlaşılacak ve
eseri yayınlanacaktı.
Böylece, dahi bir matematikçi çocuğun acı yaşam öyküsünü ve anlaşılmadan nasıl
yok edildiğini gördük. Tüm öğretmenler, anneler ve babalar, karşınızdaki
öğrencilerin her zaman bir Galois olabileceğini unutmayınız.
Harezmi
Horasan bölgesinde bulunan harezm(bugünkü Türkmenistan'ın Khiva )şehrinde
dünyaya gelen Harezmi'nin tam adı Abdullah bin Musa el-Harezmi'dir. Harezm'de
temel eğitimimini alan Harezmi gençlinin ilk yıllarında Bağdat'taki ileri bilim
atmosferinin varlığını öğrenir. İlmi konulara doyumsuz denilebilecek seviyedeki
bir aşkla bağlı olan Harezmi ilmi konularda çalışma idealini gerçekleştirmek
için Bağdat'a gelir ve yerleşir. Devrinde bilginleri himayesi ile meşhur olan
abbasi halifesi Mem'un Harezmideki ilm kabliyetten haberdar olunca onu kendisi
tarafından Eski Mısır, Mezopotamya, Grek ve Eski hint medeniyetlerine ait
eserlerle zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesinin idaresinde
görevlendirilir. Daha sonra da Bağdat Saray Kütüphanesindeki yabancı eserlerin
tercümesini yapmak amaıyla kurulan bir tercüme akademisi olan Beyt'ül Hikme 'de
görevlendirilir. Böylece Harezmi Bağdat'ta inceleme ve araştırma yapabilmek için
gerekli bütün maddi ve manevi imkanlara kavuşur. Burada hayata ait bütün
endişelerden uzak olarak matematik ve astronomi ile ilgiliaraştırmalarına
başlar. Bağdat bilim atmosferi içerisinde kısa zamanda üne kavuşan Harezmi
Şam'da bulunan Kasiyun Rasathanesin'de çalışan bilim heyetinde ve yerkürenin bir
derecelik meridyen yayı uzunluğunu ölçmek için Sincar Ovasına giden bilim
heyetinde bulunduğu gibi Hint matematiğini incelemek için Afganistan üzerinden
Hindistana giden bilim heyetine başkanlık da etmiştir. Harezmi 'nin latinceye
çevrilen eserlerinden olan ve ikinci dereceden bir bilinmeyenli ve iki
bilinmeyenli denklem sistemlerinin çözümlerini inceleyen El-Kitab 'ul Muhtasar
fi 'l Hesab 'il cebri ve 'l Mukabele adlı eseri şu cümleyle başlar : "Algoritmi
şöyle diyor: Rabbimiz ve koruyucumuz olan Allah 'a hamd ve senalar olsun"
Eserleri:
Matematik İle İlgili Eserleri
1)El-Kitab'ul Muhtasar fi'l Hesab'il Cebri ve'l Mukabele
2) Kitab al-Muhtasar fil Hisab el-Hind
3) el-Mesahat
Astronomi İle İlgili Eserleri
1) Ziyc 'ul Harezmi
2)Kitab al-Amal bi 'l Usturlab
3)Kitab 'ul Ruhname
Coğrafya İle İlgili Eseri
Kitab surat al-arz
Tarih İle İlgili Eserleri
Kitab 'ul Tarih
Godfrey Hardy (1877 - 1947)
Bir İngiliz matematikçisi olan Godfrey Hardy, 1877 yılında Cranleigh, Surrey'de
doğdu. Oxford Üniversitesinde geometri profesörü oldu. Sonra, yaşamının büyük
bir kısmını Cambridge Üniversitesinde matematik dersleri okutmakla geçirdi.
Geniş ve çeşitli olan eserleri genellikle toplamalı veya analitik sayılar
kuramıyla ilgilidir. Eserlerinde araştırmalara veya saf analiz ve fonksiyonlar
kuramıyla ilgili problemlere rastlanırsa da, bunlar yine az çok sayılar kuramı
üstüne yaptığı çalışmayla ilgilidir. Aynı zamanda öğrenim üstüne, bugün
klasikleşmiş bazı eserleri yayınlandı. Ayrıca, "Cambridge Tracts" yayınlarını
yönetti. Hardy, olağanüstü etkisi ve ünüyle, İngiliz matematik okulunun en
seçkin temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. 1947 yılında Cambridge'de
öldü.
Gödel
(1906 - 1978)
Kurt Gödel, Avusturya asıllı bir Amerikan mantıkçısı ve matematikçisidir. Bugün
Brno diye bilinen kentte 1906 yılında doğdu 1938 yılında Amerika'ya geldi. 1948
yılında Amerikan vatandaşlığına geçti. 1953 yılında Princeton Üniversitesinde
profesör oldu. "Principia Mathematica" nın "Benzeri Sistemlerin Formel Hükme
Bağlanamayan Önermeleri Üstüne" yazılar yazdı. Burada, iki teoremin yazarıdır.
Bu önermelere göre, çelişmesiz bir aritmetik eksiksiz olamaz. Çünkü, çelişmezlik
bu sistemde kararsızlığa yol açan bir önermedir. Modern mantığın kurucusudur. 14
Ocak 1978 yılında Amerika'nın New Jersey eyaletinde Princeton'da ölmüştür.
Hilbert (1862 - 1943)
Bir Alman matematikçisi olan David Hilbert, 1862 yılında Königsberg'de doğdu.
1895 ile 1929 yılları arasında Göttingen Üniversitesinde profesörlük yaptı.
Yirminci yüzyılın başlarında, Alman matematik okulunun önderi sayılır. 1897
yılında cisim kavramını ve cebirsel sayılar cisminin kuramını kurdu. 1890
yıllarındaki ilk çalışmaları sırasında, cebirsel geometri ve modern cebirde
önemli bir rol oynayan çokterimli idealleri kuramının temellerini atarak,
invaryantlar kuramının temel kanunlarını ortaya koymayı başardı. 1899 yılında,
geometrinin temelleri üstüne araştırmalarının bit sentezi olan "Geometrinin
Temelleri" adlı eserini yayınladı. Bu, matematiğin çeşitli bölümlerinde
aksiyomlaştırma amacına yönelen birçok verimli çalışmaya yol açtı. Somut
görüntülere başvurmaktan kaçınan Hilbert, noktalar, doğrular ve düzlemler diye
adlandırdığı "Üç nesne sistemini" matematiğe soktu. Ne oldukları kesin olarak
gösterilmeyen bu nesneler, beş grupta toplanmış yirmi bir aksiyomla açıklanan
bazı ilişkiler ortaya koyar. Ait olma, sıra, eşitlik veya denklik, paralellik ve
süreklilik aksiyomu bunlardandır. Bundan sonra, aksiyomlardan birinin veya
öbürünün doğrulanmadığı geometriler kurdu. Temel terimleri kendilerine
aksiyomlarla yüklenen özelliklerden başka özelikleri bulunmayan mantıksal
varlıklar olarak ele aldı. Klasik matematiği savunmak ve ondaki apaçıklığı
göstermek için Brouwer ile giriştiği tartışmalar, matematikte geniş biçimli
incelemelere yol açtı. 1943 yılında Göttingen'de öldü.
Gauss
(1777 - 1855)
Alman astronomu, matematikçisi ve fizikçisidir. Daha çocukluğunda, erken
gelişmiş zekası, matematiğe karşı zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün
ilgisini çekti. Dük, okul masraflarını üzerine alarak O' nu Göttingen
Üniversitesine gönderdi. Henüz 16 yaşındayken Herschel'in 1781 de keşfettiği
Uranüs gezegeninin yörünge elemanlarını hesaplayarak, Yer'in bir noktasından
yapılan ölçülerle, bu gezegenin yörünge elemanlarını bulmaya yarayan ve
günümüzde hala kullanılan bir metot ortaya koydu. 1798 de Helmesdt'e yaptığı bir
inceleme gezisinden sonra, Braunschweig'a döndü ve birkaç yıl içinde kendisini
büyük matematikçiler sırasına koyacak bir seri çalışma raporu yayımladı.
Sayılar üzerine incelemeleri topladığı Disqvisitiones Arithmetice'de (Aritmetik
Araştırmalara) (1805), eşitlikleri, ikinci dereceden şekilleri, serilerin
yakınsaklığını v.b. ele aldı. Piazzi tarafından 1810 da, küçük gezen Cerez'in
keşfinden sonra Gauss, çeşitli gökmekaniği araştırmaları yaptı, hayatının sonuna
kadar bağlı kalacağı Göttingen rasathanesine müdür oldu (1807) .Theoria Motus
Corporum Coelestium İn Sectionibus Conicis Solem Ambientium (Konik kesitIi ?
gökcisimlerinin güneş çevresindeki hareket kuramı) (1808) adlı ünlü eserini
yazd1. Legendre ile hemen aynı zamanda düşündüğü ve daha önce 1797 de
yararlandığı ?- en küçük kareler metodundan (1821) başka, yanılmalar teorisi ve
iki terimli denklemlerin çözümü için genel bir metot buldu; uygun-tasvir üzerine
araştırmalar, yüzeylerin eğriliği ve Disqvisitiones Generales Carca Sperficien
Curvas'ta (eğri yüzeyler üzerine genel araştırmalar) (1827) , ispat ettiği ünlü
teoremi de yazmak gerekir. Bu teoreme göre, bükülebilen fakat uzatılamayan bir
yüzeyin eğriliği, yani eğriliklerinin çarpımı değişmez.
Göttingen ile Altona arasındaki meridyen yayının ölçülmesi sırasında
(1821,1824), Gussu, geodezi çalışmalarında ışıklı işaretler verebilmek için,
kendi adını taşıyan Helyotropu tasarladı. Optik alanında, eksene yakın ışık
ışınları için düzenlenmiş merkezi optik sistemlerinin genel teorisini kurdu.
Elektrikle özelIikle magnetizma ile ilgilendi, bu alanda magnetometreyi icat
etti. Ve Resultate Aus Den Beabochtungen Des Manetischen Vereins (Yer
magnetizmasının genel kuramı) (1839), adlı eserinde, magnetizmanın, matematik
teorisini formülleştirdi. Suclides'ci olmayan hiperbolik geometrinin keşfinde,
bu konuda hiç bir şey yayımlamamış olmakla birlikte, Gauss, Balyai ve
Labocewsky'den önce çalışmalar yapmış ve başarı sağlamıştı.
Laplace (1749 - 1827)
"Doğanın tüm olayları birkaç değişmeyen kanunun matematik sonuçlandır" diyen
Marquis Pierre-Simon de Laplace, 23 Mart 1749 günü bir köylü çocuğu olarak
dünyaya geldi. Ailesi, Fransa'nın Calvados ilinin Beaumont-en-Auge Kasabasında
yaşıyordu. Laplace'ın ilk çocukluk yılları hakkında çok az şeyler biliniyor.
Onun çocukluğunu ve gençliğini saran karanlık yılları, kendini Beğenen
davranışlarından ileri geliyordu. Kökeninin fakir bir köylüden gelişi onun
yüzünü kızartır ve sürekli onu gizlemek için elinden geleni yapardı. Kısaca, bir
köylü çocuğu olarak doğmadı ve kendini beğenen birisi olarak ölmedi cümlesi ile
yaşam öyküsü özetlenebilir. Her ne duyguysa, Laplace köylü olması ve ailesinin
fakir olmasından bir aşağılık duyardı. Tüm yaşamı boyunca bu duygu ve düşünceden
kendisini kurtaramadı. Bu da onun zayıf bir yanıydı.
Laplace, ilk yeteneğini köy okulunda gösterdi. Bu başarısı zengin komşularının
sıcak dikkatini çekti. Zengin komşularını görmesi belki yukarıda sözünü
ettiğimiz duyguları daha küçük çocukken şuur altına alıp baskı kurmuş olabilir
düşüncesi akla gelmektedir. İlk başarılarını, teolojik tartışmalarda elde ettiği
söylenir.
Laplace, kendisini çok erken matematiğe verdi. O zaman Beaumont'ta askeri bir
okul vardı. Laplace bu okula devam ediyordu. Söylendiğine göre, Laplace
sonraları bu okulda bir süre matematik dersleri okutmuştur. Yine bir söylentiye
göre, onun matematik yeteneğinden çok daha fazla hafıza yeteneğinin olduğu
kanaati vardır. Bundan dolayı, Laplace on sekiz yaşına gelince zengin
koruyucularının tavsiye mektuplarıyla Paris'in yolunu tuttu. Kendisinin yüksek
yeteneğini biliyor, fakat bunda hiç şişme ve bir abartma göstermiyordu. Genç
Laplace, kendine tam bir güven içinde Paris'e matematik dünyasını fethetmek için
geldi.
Paris'te doğru d'Alembert'in evine gitti. Tavsiye mektuplarını gönderdi. Fakat
kabul edilmedi. D'Alembert, büyük ve kuvvetli kimselerin önerilerinden başka bir
varlıkları olmayan kimselerle uğraşmıyordu. Laplace, övmeye değer bir anlayışla
her şeyi hissetti. Eve döndü ve d'Alembert'e mekaniğin temel kuralları üzerine
bir mektup yazdı. Böylece, oynadığı oyunda başarılı olmuştu. D'Alembert'in onu
görmek için gönderdiği çağrı yazısında şöyle yazıyordu. "Bayım, görüyorsunuz ki
öneri mektuplarına hiç değer vermiyorum. Sizin bu tür övgü mektuplarına hiç
gereksinmeniz yok. Siz kendi kendinizi daha iyi tanıttınız. Bu bana yeter. Size
yardım etmek bana bir borç olsun." Birkaç gün sonra Laplace, d'Alembert'in
sayesinde Paris'teki askeri okula matematik öğretmeni olarak atandı. İşte bu
sırada Laplace, Newton'un genel çekim kanununun güneş sistemine uygulaması adlı
büyük eserini verdi.
Astronom matematikçi olduğu için, kendisine Fransız Newton'u denmiştir.
Olasılıklar kuramının kurucusu gözüyle bakılabilir. "Bildiklerimiz çok değil,
bilmediklerimiz çoktur" sözüyle alçak gönüllülüğünü göstermiştir. Matematiğe
önem vermediğini, şöhret ve ün için değil de kendi arzularını yenmek için
matematikle uğraştığını söyler. Dahi kimselerin buluşlarını veya yaşayışlarını
incelemek ve kendisini onların yerine koyarak engelleri aşmak düşüncesindedir.
Yaptığı çalışmaların tümünün kendisine ait olduğunu ileri sürer. Bu söz doğru
değildir. Örneğin, yazdığı "Gök Mekaniği" adlı şaheserinde, gelecek kuşaklara
bunu, ben yarattım gibi bir izlenimi vermeyi ustalıkla kullanmıştır. Diğer
matematikçilerden aldıklarına kaynak vermez, kendine yarayan ve dışarıdan aldığı
şeyleri kendine mal etmeyi çok kurnazca becerirdi. Gök Mekaniği için gereken
analiz bilgilerini Legendre'den almış ve adını bile vermemiştir. Yalnız
Newton'un adı geçer.
Laplace, Lagrange'da değinilen üç cisim problemini güneş sistemi için düşündü.
Newton'un çekim kanununu Güneş sistemine uyguladı. Gezegenlerin hareketlerinin
Güneş tarafından belirlendiğini, devirli küçük değişiklikler hariç, gezegenlerin
Güneşe olan uzaklıklarının değişmediğini ispatladı. O zaman yirmi dört yaşında
olan Laplace için tarih 1773 yıllarını gösteriyordu. Bu başarısından dolayı
Paris İlimler Akademisine üye seçildi. Yaşamının ve meslek hayatının ilk
şerefini ve ödülünü almış oluyordu. Bulduğu matematik sonuçlarının büyük
birçoğunu astronomide kullanmak için elde etti. Sayılar kuramı üzerinde bir süre
çalıştı ve onu kısa bir zaman sonra bıraktı. Olasılıklar kuramı üzerinde
çalışması yine onu astronomide kullanmasından kaynaklandı. Gök Mekaniği adlı
yapıtı, yirmi altı yıllık, bir zaman sürecinde parça parça olarak
yayınlanmıştır. Gezegenlerin hareketleri, şekilleri, gel-git olaylarını
inceleyen ilk iki cilt, 1799 yılında çıktı. 1802 ve 1805 yıllarında iki cilt ve
1823 ile 1825 yılları arasında da beşinci cildi yayınlandı. Yalnız, bu eserlerde
matematik kısımları pek açıklanmıyor ve yorumlardan da kaçınılıyordu. Hatta,
matematik hesaplar için, "Kolayca görülür" deyimi kullanılıyordu. Aslında, bu
kolayca görülür deyimi ters bir anlam da taşıyordu. Kendisi bile bu kolayca
görülür dediği kısımları günlerce uğraşarak çözüyordu. Okuyucuları ve
öğrencileri daha sonra bu deyim üzerinde haftalarca uğraşacaklarını
bildiklerinden, homurdanmayı adet edinmişlerdi.
Lebesgue (1875 - 1941)
Bir Fransız matematikçisi olan Henri Leon Lebesgue, Fransa'da Beauvais kentinde
28 Haziran 1875 günü doğdu. Çok iyi bir öğrenim gördü ve 1897 yılında Paris
Üniversitesinden Ph.D. diplomasını aldı. Bu doktorası üzerinde bir söylenti de
vardır. Dirichlet fonksiyonunun Riemann anlamında intergalinin olmadığı o
çağlarda biliniyordu. Hatırlanırsa, rasyonel noktalarda bir ve irrasyonel
noktalarda sıfır değerini alan fonksiyon, matematikte Dirichlet fonksiyonu
adıyla bilinir. Lebesgue, bu Dirichlet fonksiyonunu integralleyebilecek bir
integral tanımı getirebilir miyim diye düşündü. Riemann integralinin tersine,
bölüntüyü x ekseni üzerinde değil de y ekseni üzerinde aldı. Bunda başarılı
oldu. Bu getirdiği integral yöntemine de Lebesgue integrali adını verdi.
Böylece, analize yeni ufuklar açtı.
1906 ile 1910 yılları arasında Potiers Fen Fakültesinde öğretim yaşamını
sürdürdü. 1910 ile 1919 yılları arasında öğretim görevliliği yaptı. 1921 ile
1931 yılları arasında Paris Fen Fakültesinde çalıştı.
Lebesgue, Fransa'da matematik alanında büyük bir çağın en seçkin
önderlerindendi. Analiz çalışmalarının hemen hemen tümü gerçel değişkenli
fonksiyonlar kuramıyla ilgilidir. Özellikle, integral kavramının Lebesgue
integrali denilen bir genişlemesini ona borçluyuz. Lebesgue'in integral tanımına
göre, bazı fonksiyonların Riemann anlamında integrali olmadığı halde, Lebesgue
integrali vardır. Buna en güzel örnekte, ünlü Dirichlet fonksiyonudur.
İntegralin bu genelleştirilmiş kavramı matematikte en çok uygulama alanı bulan
bir yenilik olmuştur. Çağımızda da halen bu kuram tüm canlılığıyla
yürütülmektedir. Bu kuram artık analizin temel dersidir. Analizci herkes önce bu
konuları öğrenir. İleri araştırmalar için gereklidir.
Şüphesiz, Lebesgue integralinin anlaşılması hemen kolay bir kuram da değildir.
Bunun için önce Lebesgue ölçümü kuramını geliştirmek gerekir. Bu nedenle,
Lebesgue önce Lebesgue ölçümünü geliştirdi. Burada, kümelerin ölçülebilmeleri ve
fonksiyonların ölçülebilmeleri kavramlarını getirdi. Bundan sonra, kendi adıyla
anılan ünlü Lebesgue integralini oluşturdu. Bu konuda hazırladığı teze, jüri
üyelerinin önce itiraz ettiği, sonra doktora yöneticisinin ricasıyla, "Bu
öğrenci çok zeki ve bana düşündürücü sorular sorar", diyerek onları razı ettiği
söylenir. Bu söylenti doğru da olsa yanlışta olsa; Lebesgue tarafından bu
çalışma yayınlandığında, bu buluş, tüm dünyada bir bomba gibi patlamış ve tüm
matematikçileri bu sahada çalışmaya ve yeni yeni buluşları gerçekleştirmeye
yöneltmiştir. Bu kuramın çok geniş bir biçimde meyveleri alınmıştır. Oldukça
uygulama alanları bulmuş ve sürekli genelleştirmeleri yapılmıştır. Artık bu
kuram analizin kaçınılmaz bir aleti durumuna getirilmiştir. Bunun ötesinde,
matematiğin diğer dallarına da yeni ufuklar açarak, onların gelişmesini
sağlamıştır.
Lebesgue, ünlü olduktan sonra, birçok üniversitede dersler vermiştir. 1921
yılında College de France'ta profesör olmuştur. Lebesgue'in çok parlak ve
yaratıcı bir matematik kafası vardır. Ülkesi içinde ve tüm dünyada oldukça
şereflendirilmiş, ödüllendirilmiş ve çok mesut bir evlilik yapmış biriydi.
Bugün, integral kuramının kurucusu olarak tüm dünya onu kabul eder. Bu kuramda
ve analizde çok sayıda buluşları vardır. Çalışmalarının tüm ürünlerini almış ve
kuramının tutulup ne kadar ileri götürüldüğünü gören mutlu matematikçilerden
biridir. 26 Temmuz 1941 günü altmış altı yaşındayken Paris'te öldü.
"Olasılıklar Hesabı" adlı kitabının üçüncü basımı 1820 yılında çıktı. Astronom
ve matematikçi olduğu kadar çok üstün bir yazma tekniğine de sahipti. Bu yüzden,
kolayca görülür deyimi dışında onun eserleri de eksiksizdi.
On sekizinci yüzyılda, iki Fransız Lagrange ve Laplace birçok yönüyle zıttılar.
Laplace, fizik, matematik grubuna; Lagrange ise kuramsal matematik grubuna
giriyordu. Lagrange, bütün bunların matematikten başka bir şey olmadığını
söylüyordu. Laplace ise, matematiği kullanılan bir alet gibi görüyordu. Aslında
Laplace her ikisini de yapıyordu. Örneğin, potansiyel kuramın önemi matematik
yönüyledir. Sınır değer problemleri yine aynı değerdedir. Bunun gibi olan
çalışma örnekleri arttırılabilir.
Laplace, 1785 yılında Akademinin sürekli üyesi seçildi. Sağlam ve karakterli bir
yapısı vardı. Askeri okula giriş sınavında Napolyon Bonapart'ı (1768 -1821)
imtihan etmişti. Daha sonra Napolyon onu siyasetin çamuruna ve bataklıklı
sularına sürükleyecekti. Gerek Laplace ve gerekse Lagrange ihtilalin dışında
kalmadılar. Newton son yıllarını siyasette geçirdiği gibi, Laplace da onu yenmek
amacıyla siyasete atıldı. Napolyon ona içişleri bakanlığını verdi. Laplace,
oldukça oynak fikirli davranışlarda bulunuyordu. Napolyon devrinin bütün
nişanları göğsünü süslüyordu. Kötü bir yöneticiydi. Zaten içişleri bakanlığı
görevini ancak altı hafta sürdürebilmiştir. Napolyon'la beraber onun da siyasi
hayatı sona ermiştir.
Laplace'ın en iyi tarafı, matematik çalışan gençleri tutar ve onlara yardım
ederdi. Laplace'ın bulunduğu bir toplantıda, Biot adlı bir genç matematikçi
Akademide bir çalışmasını okur. Toplantı bittikten sonra Biot'u bir kenara çeken
Laplace, cebinden çıkardığı ve sararmış kağıtları göstererek, aynı keşfi
kendisinin yıllar önce elindeki. kağıtların eskiliğinden de anlaşılacağı üzere,
bulduğunu ve yayınlamadığını gizlice söyler. Laplace, Biot'a bunu kimseye
söylemeyeceğini ve çalışmasını çekinmeden yayınlamasını içtenlikle istemiştir.
Bu onun, binlerce olumlu davranışlarından biridir. Laplace, matematik
araştırmaları yapan gençleri manevi evladı gibi görür ve onlara kendi öz
çocukları gibi yakınlık gösterirdi.
Laplace'la Lagrange, gerek zamanlarında gerekse onlardan sonra gelenler
tarafından olsun çok karşılaştırılmışlardır. Bazıları Lagrange'ı tutmuş ve onu
göklere yükseltmiştir. Bazıları da Laplace'ı tutup övmüştür. Aslında böyle bir
karşılaştırmaya ve ayırt etmeye hiç gerek yoktur. İkisi de matematikte ölümsüz
buluşlar yapmışlardır.
Laplace, son günlerini Paris yöresinde Arcueil'de geçirmiş, kısa bir
rahatsızlıktan sonra 5 Mart 1827 yılında yetmiş sekiz yaşında ölmüştür. Sayısız
eser bırakmıştır.
Legendre (1752 - 1833)
Bir Fransız matematikçisi olan Adrien Marie Legendre, 1752 yılında Paris'te
doğdu. 1775 ile 1780 yılları arasında, Paris Askeri okulunda matematik dersleri
verdi. 1787 yılında, Paris Gözlemevi ile Greenwich Gözlemevi arasında kurulacak
jeodezi bağlantısında görev aldı. Fransız devrimi sırasında, metre sisteminin
kabul edilmesini ve girişilen jeodezi işlemlerinin hazırlıklarına katıldı. Bu
fırsatı değerlendirerek, o zamana kadar uygulanan tüm yöntemleri yeniledi. Daha
sonra, trigonometri alanında önemli teoremler ileri sürdü. Özellikle küresel
üçgeni düzlem olarak düşünüp açılarda bazı düzeltmeler yaparak alanını
hesapladı. 1784 yılında, "Gezegenlerin Şekli üstüne" adlı bir İnceleme
yazısında, kendi adıyla anılan çokterimlileri ortaya attı. 1794 yılında
"Geometrinin Temel Bilgileri" adlı eseri yayınlandı. Bu eserde, Euclides
postülatını ispatlamak için çok çeşitli ve yeni yollar denedi. Bununla birlikte,
Euclidean olmayan geometrilerin ortaya çıkmasıyla, Legendre'nin bulduğu
sonuçların geçerliliği yeniden tartışma konusu oldu. 1798 yılında "Sayılar
Kuramı" adlı eseri yayınlandı. Bu kitabında, ikinci dereceden kalanların
karşıtlığı kanunu gibi ilgi çekici sonuçlar yer alır. Yine de en değerli eseri,
1825 ile 1832 yılları arasında hazırladığı "Eliptik Transandantlar Kuramı" adlı
inceleme kitabıdır. Bu eserde, eliptik integrallerden hareket ederek ustaca bir
çözümlemeyle bu integralleri kendi adıyla anılan üç şekle indirgemeyi
başarmıştır. Legendre'nin bu alandaki araştırmaları daha sonra Abel ve
Jacobi'nin çalışmalarıyla tamamlandı. Legendre'nin, kırk yılın üstünde
çalışmayla elde ettiği sonuçları, Abel oldukça kısa ve kesin bir yolla elde
ediyordu. Bu nedenle, onun kırk yıllık çalışmaları boşa gidiyor gibiydi.
Legendre'nin hem matematiğe ve hem de matematikçilerin yetişmesinde önemli
hizmetleri vardır. Bazı matematikçiler onun kitaplarından ilham almışlardır.
1833 yılında Paris'te ölen Legendre, Abel'in öncülerinden biriydi.
Leibniz (1646 - 1716)
"Ben de o kadar fikir var ki, eğer benden daha iyi görmesini bilenler bir gün
onları derinleştirecek ve benim zihin emeğime kendi kafalarının güzelliğini
katacak olurlarsa, sonraları belki bir işe yarayabilir" diyen Gottfried Wilhelm
Leibniz, 1 Temmuz 1646 günü Leibzig'de doğdu. Ancak yetmiş yıl yaşadı. 14 Kasım
1716 yılında Hannover'de öldü. Babası ahlak ilmi öğretmeni olup üç nesilden beri
Saksonya hükümetine hizmet etmiş bir aileden geliyordu. Bu nedenle, Leibniz'in
ilk yılları oldukça ağır bir politika ile yüklü bir bilgiçlik havası içinde
geçti.
Leibniz altı yaşındayken babasını kaybetti. Tarih hevesini babasından almıştı.
Leipzig'de bir okula devam ediyordu. Babasının geniş kütüphanesinde bulunan çok
sayıdaki kitapları sürekli okuyordu. Sekiz yaşında Latince'ye başladı. On iki
yaşına gelince, Latince şiir yazacak kadar bu dilini ilerletti. Latince dilini
öğrendikten sonra, kendi gayreti ile Yunan'ca öğrendi. Bu devirdeki zihni ve
zekası Descartes'e benziyor ve çok iyi işliyordu. Klasik çalışmalardan usandığı
için mantık ilmine başladı. On beş yaşından küçük olan bu çocuğun, klasiklerin
ve skolastik Hıristiyanların büyüklerinin ortaya koyduğu mantığı düzeltmek için
"Characteristica Universalis" adlı ilk denemesini verdi. Couturat, Russell ve
başkalarının. dediği gibi, bu eser metafiziğin anahtarıdır. Yine İngiliz
matematikçisi Boole'un söylediği gibi, kendisinin yarattığı sembolik mantık,
Leibniz'in Characteristica'sının bir parçasıdır.
Leibniz, on beş yaşındayken Leipzig Üniversitesine bir hukuk öğrencisi olarak
girdi. Zamanının tümünü hukuka vermiyordu. İlk iki yıl içinde birçok felsefe
eseri okudu. Zamanının filozofları olan Kepler, Galile ve Descartes'ın
keşfettikleri yeni dünya hakkında bilgiler edindi. Sonuçta, matematik öğrenmeden
bu ilimleri kavramının olanaksız olduğu kanaatine vardı. 1663 yılının yazını
Jena Üniversitesinde geçirdi. Orada matematikçi olan Erhard Weigel'in derslerini
izledi.
Leibzig'e dönünce yeniden hukuka başladı. 1666 yılında yirmi yaşındayken doktora
sınavı için hazırdı. Oysa, aynı yıllarda Newton, Woolsthorpe'ta bir köyde
diferansiyel ve integral hesap ve genel çekim kanununu oluşturacak olan
düşüncelere dalmıştı. Bu konuda Leibniz de geç kalmış sayılmazdı. Onu bu ateşe
itecek ve tutuşturacak bir kıvılcımın çıkması gerekiyordu. Bu kıvılcım da, o
zamanın Avrupa'sının ilme karşı görevini yerine getirme isteğiydi.
Leibniz'e gıpta eden titiz Leipzig Fakültesi ona resmen gençliğinden, gerçekte
tüm profesörlerden fazla hukuk bildiğinden dolayı, doktora ünvanını vermeyi
kabul etmedi. Halbuki, 1863 yılında on sekiz yaşındayken parlak bir tezle
başölye ünvanını almıştı. Leipzig Fakültesinde egemen olan mistik düşünceden
iğrenen Leibniz, doğduğu şehri bırakıp Nürnberg'e gitti. 5 Kasım 1666 yılında
Alfdorf Üniversitesine bağlı Nürnberg Üniversitesi Tarihi Yöntem adlı
çalışmasından dolayı doktora ünvanını verdi. Aynı zamanda hukuk kürsüsünü de
kabul etmesini rica etti. Descartes kendisine verilen generallik ünvanını kabul
etmemişse, Leibniz de öneriye yanaşmayıp isteklerinin ne olduğunu söylememişti.
Fakat bu arzuların küçük prenslerin lehine çene yarıştırmak olduğuna ihtimal
verilmezse de tarih bir süre sonra kendisini bu adamlara bağlamıştır. Leibniz'in
hayatındaki bu acıklı öykü, kanun adamlarına, ilim adamlarından önce rastlamış
olmasıdır.
Leibniz, hukuk derslerinin düzeltilmesi üzerine yazdığı kitabı, Leipzig'den
Nürnberg'e olan bir seyahatinde kaleme almıştı, Bu da, Leibniz'in hangi
koşullarda olursa olsun, durmadan okuması, yazması ve düşünmesini gösteren
örneklerden biridir. O, durmadan okurdu, yazardı ve düşünürdü. Matematik
çalışmalarının çoğunu kendisini çağıran aristokratlara giderken çağın o kötü
yollarında kötü arabalar içinde sallana sallana giderken yollarda yazmıştır. Bu
çalışmalarının tümü bugün Hannover kütüphanesinde bağlı olarak durur, Kimse de
ona yanaşıp el atamaz. Çünkü, bunlar araştırmak için araştırıcı bir ordunun
sabırlı bir çalışması gereklidir. Bu eserler ve fikirler o kadar çoktur ki,
yayınlanmış veya yayınlanmamış fikirlerin yalnız bir tek kafadan çıktığına bile
inanmak zordur. Bu kadar eseri düşünüp yazan kafa frenelog ve anatomistlerin
dikkatini çekmiştir. Bir söylentiye göre, Leibniz'in kafasını mezardan çıkarıp
ölçmüşler, incelemişler ve normal bir adamın kafasından pek küçük olduğunu
görmüşlerdir. Gerçekten de, sağlığında da kafasının ölçüleri fazla büyük
değildi. Bu kadar küçük kafalı olup da sürekli okuyan, düşünen ve yazan bir
kimse dünyaya az gelmiştir.
1666 yılında olasılıklar kuramına başladı. Bu sıralarda öğrenciydi. Okuduğu her
alanda olduğu gibi, bu sahada da eser veriyordu. Matematik, Leibniz'in parlak
zekasının fışkırdığı bir sahadır. Bundan başka, hukuk, din, siyaset, tarih,
edebiyat, mantık, metafizik ve kuramsal felsefe konularında sayısız eser
bırakmıştır. Bundan dolayı kendisine evrensel deha denmektedir. Onun evrensel
bir deha oluşu, diferansiyel ve integral hesaptaki sürekliliği, olasılıklar
kuramında ise süreksizliği analize sokmasındadır. Zaten Newton'la ayrıldığı
nokta da olasılıklar kuramıdır. Verimsiz gibi görünen soyut olasılıklar
kuramının öncüsü Leibniz'dir. Doğru düşünme dediğimiz mantık anatomisinin ve
fikirlerin kanunlarının bir olasılık analizi olduğunu görebilmiştir.
Newton'da, yüzyılının matematik düşünme yöntemi belirli bir şekil ve varlık
halini almıştır. Cavalieri (1598-1647), Fermat (1601-1665), Wallis (1616-1703),
Barrow (1630 -1677) ve başkalarının çalışmalarından sonra, diferansiyel ve
integral hesabın oluşturulmasından kaçınılmazdı. Matematik bu olgunluğa
gelmişti. Archimedes'ten bu yana da 2000 yıllık bir gecikme de olmuştu. İşte
Leibniz, Newton gibi sonsuz küçükler hesabını billurlaştırdı. Leibniz, zamanının
düşünme şeklini ifade eden bir araçtan çok daha büyük bir varlıktı. Matematikte
Newton bu dereceye varamadı. Leibniz, matematik ve mantık alanında çağının iki
yüzyıl ilerisindeydi. Diferansiyelin geometrik bir yorumunu verdi. Bu,
matematiğe en büyük hizmetti. Süreklilik ve süreksizlik ya da analitik veya
olasılıklar gibi matematik düşüncenin iki karşıt alanında fikir yürütmüş bir
kimseye ne Leibniz'den önce ve ne de Leibniz'den sonra matematik tarihinde
rastgelinememiştir. Leibniz'in olasılıklar kuramındaki çalışmaları onun yaşamı
sürecinde değerlendirilememiştir. Hatta bir yerde taktir de edilememiştir.
Ancak, on dokuzuncu yüzyılda Boole'un çalışmalarından sonra değer kazanarak
yerini almıştır.Yirminci yüzyılda Whitehead ve Russell'ın çalışmaları,
Leibniz'in evrensel bir gösterim hakkındaki hayalinin kısmen gerçekleştirilmesi
olmuştur. İşte, ancak o devirde Leibniz'in tam istediği üstünlükte, ilmi ve
matematik düşünme biçimi için, matematiğin olasılılıklar tarafının yüksek önemi
gözüktü. Bugün, Leibniz'in olasılıklar yöntemi, gösterim mantığı ve
gelişmelerinde meydana çıkarıldığı biçimde analiz için, analizin kendisi kadar
önemlidir. O zaman, Leibniz ve Newton analizi bugünkü karışıklığın yoluna
koymuşlardı. Çünkü, gösterim yöntemi, matematik analizi Zeno'dan beri
temellerinden sarsan çelişkilerden ayırabilmek için biricik genel hal çaresini
verir.
Leibniz, olasılıklar kuramı için Fermat ve Pascal'ın çalışmalarını da okumuştu.
Onların bu yöndeki çalışmalarını daha da ileri götürmeyi düşünüyordu. Fakat,
diferansiyel ve integral hesap daha çekiciydi. Bu hesabın gelişmesi ve
uygulamaları on sekizinci yüzyıldaki matematikçileri de inanılmaz bir biçimde
kendisine çekmiştir. Sonra, 1910 yılına kadar bugünkü fikirleri kabul etmeyen
bazı kimseler hariç, onun olasılıklar analizi kimse tarafından bilinmedi.
Leibniz'in gösterime bağlı düşünme fikri ancak Whitehead ve Russell'ın Principia
Mathematica'larıyla gerçekleşti. 1910 yılından sonra, Leibniz'in bu programı,
modern matematiğin en fazla ilgiyi çeken noktalardan biri oldu. Bugün bile bu
konuda oldukça ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Her doğru düşünmeyi bir
gösterimle ifade etme fikrini Leibniz tek başına da yapmamıştır. Zaten bu proje
daha yapılmamıştır. Leibniz tüm bunları düşünmüş ve bu alanda cesaret verici bir
girişimde bulunmuştur. Fakat, değersiz şan ve gereksiz ünden çok, parasal
olanaklar elde etmek için, küçük prenslerine karşı olan bağlılığı fikrinin
evrenselliğine ve son yıllarını dolduran tartışmalar, Newton'un Principia'sına
benzer bir şaheser yaratmasına engel oldu. Leibniz'in başardıklarını kısaca
gözden geçirirken içinde birinci derecede bir matematikçi yeteneğinden çok daha
fazla bir varlık sarf edilen bu para düşkünlüğünün derin izlerini göreceğiz.
Newton hakkı olmayarak halkın kendisine şöhret verilmesini isteyen bir tutumu
vardı. Gauss ise, fikirce kendisinden aşağıda olan insanların dikkatini çekmek
için büyük eserinden uzaklaşması tutumunu sürdürmüştü. Tüm büyük matematikçiler
arasında böyle zayıf tarafları görülmeyen tek matematikçi, Archimedes'ti. O,
birçok kimsenin erişmek istediği aristokrat gibi yüksek bir zümrenin çocuğuydu
ve bu nedenle de oldukça alçak gönüllüydü. Leibniz'e gelince, kendini kullanan
aristokratlardan bol bol para alıyordu. Bu şekildeki para kazanmalar Leibniz'in
matematiğinin daha çok ilerlemesine bir engeldi. Gauss'un söylediği gibi,
Leibniz, matematik bilgisinin çoğunu boş yere israf etmiştir. Her ne olursa
olsun, Leibniz bir değil birçok hayat yaşamıştır. Sadece diplomatik alanda
yaptığı işler, bir insanın hayatını doldurmaya yeter. Şüphesiz, bu çok yönlü
yaşamın sonu gelmedi. Eğer onun eğildiği her konuda verdiği eserleri toplayacak
büyük adamlar olsaydı, bugünkü ilim ve özellikle matematik tarihi bambaşka
olurdu. Bunun yerine, yirmi yaşında Mainz Elektörü için bir hukuk danışmanı ve
hatırı sayılır bir ticaret memuru oldu. 1672 yılına kadar, modern matematik
hakkında çok az şey biliniyordu. Yirmi altı yaşına gelince, Paris'te fizikçi
Christian Huygens'e (1629 -1695) rastladı. Saatler kuramı ve ışığın dalga
kuramının kurucusu olan Huygens aynı zamanda iyi bir matematikçiydi. Leibniz'e
sarkaç üzerinde yaptığı çalışmaları gösterdi. Huygens'in kendisine dersler
vermesini istedi ve onun bu isteği Huygens tarafından kabul edildi. Doğuştan bir
matematikçi olan Leibniz'in dehası, Huygens'in verdiği dersler altında parlamaya
başladı. 1673 yılının ocak ayından Mart ayına kadar İngiltere'ye yaptığı
seyahatler süresince derslere ara verildi. İngiliz matematikçilerinin bazılarına
yaptığı çalışmaları gösterdi. Böylece onlarla tanıştı.
Leibniz, Londra'da kaldığı süre içinde Royal Society'nin toplantılarına katıldı.
Orada, kendisinin yaptığı hesap makinesini ve diğer keşiflerini sundu. 1673
yılında Royal Society'nin ilk yabancı üyesi oldu. Buna karşın, Newton da, 1700
yılında Paris'teki İlimler Akademisinin ilk yabancı üyesi seçildi. Londra'ya
dönünce, Huygens ona matematik çalışmalarına devam etmesini öğütledi; 1675
yılında diferansiyel hesabın bazı basit formüllerini çıkarmış, yine kendi sözüne
göre, temel teoremi keşfetmişti. Fakat bu teorem ancak 11 Temmuz 1677 yılından
önce yayınlanmadı. Newton da eserini Leibniz'in eseri yayınlandıktan sonra
yayınladı. Leibniz, 1682 yılında kurduğu ve baş yazarlığını yaptığı Acta
Eruditorum'da imzasız yazdığı bir yazı ile Newton'un sert bir eleştirisini
yapınca kıyametler koptu ve aralarındaki tartışma ciddi boyutlara ulaştı. 1677
ile 1704 yılları arasında, Leibniz'in yaptığı çalışmalar tüm Avrupa'da yayıldı.
Özellikle, İsviçre'li Jacques ve Jean Bernoulli'nin bu matematiğin yayılmasında
çok fazla yararları oldu. Halbuki, İngiliz'ler Newton'un çalışmalarını devam
ettirmediler. Bu nedenle de İngiltere'den uzun yıllar matematikçi çıkmadı.
Leibniz'in son kırk yılı, aşağı yukarı Brunswick ailesine hizmetle geçti. Bu
aile için bir arşivci, soylarını çıkaran bir tarihçi olarak çalışıyordu.
Efendilerinin çıkarları için eski evrakları çıkarıyor ve yerine göre de ustaca
tarihi gerçekleri saptırmak için silinti ve kazıntı bile yapıyordu. 1687 ile
1690 yılları arasında tarihi araştırmalar yapmak amacıyla tüm Almanya'yı,
Avusturya'yı ve İtalya'yı gezdi.
İtalya'da bulunduğu sırada Roma'yı ziyaret etti. Papa tarafından Vatikan'ın
kütüphanecilik görevini almaya davet edildi. Koşullardan ilki Katolik olması ile
ilgili olduğundan, bu görevi Leibniz kabul etmeyerek geri çevirdi. Bir ara
Katoliklerle Protestanları barıştırmak için 1683 yılında Hannover'de toplanıldı.
Fakat bir barış sağlanamadı. Leibniz'in bu ve bundan sonraki barıştırma ve
birleştirme çalışmaları da sonuç vermedi. 1688 yılında Katoliklerle Protestanlar
arasında İngiltere'de kanlı çarpışmalar oldu. Her iki tarafın karşılıklı
suçlamaları ve kötülemeleri altında bu mezhep kavgaları sürüp gitti. Bu
kavgalardan zarar gören birçok matematikçi de vardır.
Leibniz'in uğraştığı konuların tam bir listesini vermek olanaksızdır. İktisat,
filoloji, devletler hukuku, maden ocakları yapımı, teoloji, sayısız akademinin
kurulması ve geliştirilmesi gibi her şeye el atmıştır. Onun en az başarılı
olduğu saha mekanik ve fizikti. En önemli eserleri içinde birçok akademiyi
kurması ve onları çalıştırması sayılabilir. Altmış sekiz yaşına doğru iyice
Çöktü. Eski zekası kalmadı. Sanki bir gölge haline gelmişti. Hastaydı. Çok çabuk
ihtiyarlıyordu. Tüm hayatınca prenslere hizmet etmiş olan Leibniz, bu
hizmetlerin karşılığını görüyordu. Tartışmalardan bıkmış ve kendisi de çökmüştü.
Daha önce hizmetini yürüttüğü George Louis, onu kabul etmiyor ve Hannover
kütüphanesine gidip ünlü Brunswick ailesinin yanına dönmesini öğütlüyordu. Üç
yüz yıllık bir tarih zamanını inceledikten sonra bu tarihi 1005 yılından öteye
götüremedi. Tarihte diplomatça bazı değiştirmeler de yapmıştır. Bu da onun
saygınlığına biraz gölge düşürmüştür. Leibniz'in bu el yazmalarını da tam olarak
inceleyecek kimse çıkmamıştır.
Bu kadar çok yönlü olan Leibniz, yetmiş yaşına gelince, 14 Kasım 1716 günü
Hannover'de öldü. Bizde, matematiğe yaptığı sayısız hizmetleriyle yaşamaktadır.
Leonhard Euler (1707 - 1783)
18. yüzyıl İsviçre'si, matematikçiler ailesinin en meşhur matematikçisidir.
Çağdaşları tarafından "Canlı Analiz" adı ile belirtilir. Aynı zamanda; matematik
tarihinde, en çok eser ortaya koyan matematikçi olarak görülür. Kaynaklar,
matematikle ilgili ortaya koyduğu eser sayısını seksen olarak belirtir.
İsviçre'nin Bale şehrinde, 15 Nisan 1707 tarihinde doğmuştur. Ertesi yıl, babası
Paul Euler ve Annesi Merguerite Brucker ile birlikte, babasının kalvinist papazı
olduğu Bale şehrinin yakınındaki Richen köyüne yerleşti.
Genç yaşta Bale Üniversitesi'ne girerek teoloji ve İbranice öğrenimi de gördü.
Büyük Petro'nun Rusya'ya getirdiği ressam Gsell'in kızı ile evlendi. Çocuklarını
çok severdi. Sekizi küçük yaşlarında ölen on üç çocuğu oldu. 1735 yılında aşırı
çalışma sonucu beynine kan hücüm ederek, sağ gözünü kaybetti. Gittikçe artan bir
körlük sonucu, geri kalan ömrünü üzüntü içerisinde geçirdi.
1736 yılında, karısının ölümü, O'na büyük üzüntü kaynağı oldu. Ertesi yıl, ilk
karısının üvey kardeşi Salomone A. Gsell ile evlendi. Başka bir büyük felaket
de, sol gözünü iyi etmek ümidi ile yapılan ameliyatın muvaffakiyetsizlikle
neticelenmesi oldu. Başlangıçta ameliyat başarılı geçti. Sonraları, yaranın
iltihaplanması sonucu, şiddetli acılar çekti.
7 Eylül 1983 tarihinde, 77 yaşında iken, beyin kanaması sonucu hayata gözlerini
kapadı.
İLMİ ŞAHSİYETİ
İlk matematik bilgilerini, babası Paul Euler'den aldı. İlahiyat öğrenimi görmek
üzere, Basel Üniversitesine gönderildi. Burada Jean (I) Bernovilli 'nin
derslerine devam etti. O'nun oğulları ile yakın arkadaş oldu. Onlar, Katerina I
tarafından Saint-Betesburg'a çağrılınca, Euler de beraber gitti. 1732 yılında,
İsviçre'ye dönen Daniel Bernouilli'nin kürsüsünde, O'nun yerini aldı. 1735
yılında, Mekanik Üstüne İnceleme (Traite Comple de Mecanique) adlı kitabı
yayımlandı. Bu eserdeki konular, analizin, hareket bilimine uygulandığı ilk
eserdir. 1741 yılında, Frederich II tarafından Berlin'e davet edildi ve 1744
yılında, Berlin Akademisi Matematik Bölümü Müdürü oldu.
Kendilerine oranla, bazı belirsiz fonksiyonların, bütün öteki fonksiyonlardan
daha büyük ve daha küçük olduğu eğrileri veya yüzeyleri belirlemeye yarayan, Eş
Çevreler Teorisi (Theorie des Isoperimetres) adlı eserini bu sırada bitirdi.
Euler, bu eserinde, konu ile ilgili çözümlerin metodunu geliştirdi ve bunu genel
bir formülle gösterdi. Aynı yıl, Gezegenlerin ve Kuyrukluyıldızların Hareket
Teorisi (Theroie du Mouvement des Planetes et des Cometes) adlı eserini
yayımladı. Mıknatıslanma Torisi (Theroie de L' Aimantation) için, Paris Fen
Akademisinin koyduğu ödülü kazandı. Bu yıllarda, Prusya Kralı'nın istediği,
balistik problemleri çözdü. Kralın yeğeni, Anhalt-Dessau Prensesi, O'ndan fizik
dersleri almak istedi. Yine bu sırada, Sonsuz Küçükler Analizine Giriş
(İntroduction in Analysis İnfinitrom) (1748) ve Diferansiyel Hesabın Kuruluşları
(İntotuones Calculi Differeniolis) (1755) adlı iki eseri yayımlandı. Bu
kitaplar, uzun yıllar, konusu ile ilgili temel eserler sayıldı.
1776 yılında; Katerine II tarafından, Saint-Petersburg'a çağrıldığı sırada, öbür
gözünü de kaybetti. Fakat bu sakatlık, O'nu çalışmalarından alıkoymadı ve
İntegral Hesabın Kuruluşları (İnstitutiones Calculi İntegralis) (1768-1770) adlı
eserinin çıkmasına engel olmadı.
Paris Fen Akademisi, Euler'in birçok çalışmalarını mükafatlandırmıştı. Ay
teorisini, yeniden geliştirmesi için, 1770 ve 1773 yıllarında bir yarışma açtı.
Bu yarışmayı, Euler ve oğlu Johann Alberecht kazandı.
Euler, matematikte yeni olan; Euler Açıları, Euler Çemberi, Euler Değişmezi,
Euler Doğrusu, Euler Formülleri, Euler Fonksiyonu, Euler şekilleri gibi, pek çok
yeni kavramlar kazandırdı.
Lipschitz (1832 - 1903)
Bir Alman matematikçisi olan Rudolph Otto Sigismund Lipschitz, 1832 yılında
Königsberg'de doğdu. 1864 yılından itibaren Bonn üniversitesinde matematik
profesörlüğü yaptı. Matematik analiz ve diferansiyel geometrinin gelişmesine
önemli katkılarda bulundu. Diferansiyel denklemler sisteminin varlığı ve genel
integralinin tekliği teoremlerini ispatladı. Bu ispat, Cauchy'nin ispatında
kullanılan koşullardan daha çok genel koşullar altında geçerlidir. Diferansiyel
geometri alanında, Ricci ve Levi-Civita'nın çözümlediği diferansiyel hesabın
formül haline getirilmesinde çok önemli rol oynayan incelemeler yaptı. 1903
yılında Bonn'da öldü.
Maclaurin (1698 - 1746)
İskoçya'lı bir matematikçi olan Colin Maclaurin, 1698 yılında Kilmodan'da doğdu.
1717 yılında Aberdeen'deki Marischal Kolejinde matematik dersleri verdi.
Maclaurin, Newton'un en başarılı öğrencilerinden biriydi. Geometri, cebir ve
sonsuz küçükler hesabıyla ilgili eserler verdi. 1719 yılında "Organik Geometri"
adlı eseri yayınlandı. Bu eserde, konikler, üçüncü ve dördüncü dereceden eğriler
incelendi. Eğriler ve maksimumları üzerine buluşlar yaptı. 1742 yılında
yayınladığı kitapta, kendi adıyla anılan, formülü ve bazı fizik buluşları
vardır. Maclaurin'i yaşatan ve çok kullanılan Maclaurin açılımı veya serisidir.
1746 yılında Edinburgh'ta öldü.
Minkowski (1864 - 1909)
Litvanya'lı bir matematikçi olan Hermann Minkowski, 1864 yılında Aleksotas'te
doğdu. 1896 ile 1902 yılları arasında Zürih Federal Politeknik Okulunda ve
ölünceye kadar da Göttingen Üniversitesinde profesörlük yaptı. 1882 yılında, tam
katsayılı ikinci dereceden şekiller kuramının temelleri üstüne inceleme
yazısıyla Fen Akademisinin büyük matematik ödülünü aldı. Euclides olmayan
geometriyle karıştırılmaması gereken bir sayılar geometrisi kurarak sayılar
kuramına bazı geometrik kavramlar getirdi. Sonunda özel bir metrikle donatılmış
dört boyutlu özel bir uzaya başvurarak, Einstein'in kısıtlı bağlılık kuramının,
bugün klasik sayılan geometrik bir yorumunu verdi. Buna Minkowski uzay zamanı
denir. Sayılar geometrisi, 1896 yılında basıldı. 1907 yılında "Diophantus
Yaklaşımları" adlı eseri yayınladı. "Çalışmalar" adlı yapıtı da 1911 yılında
çıktı. Analizin birçok dalında Minkowski eşitsizliği kullanılır. Kendisi, 1909
yılında Göttingen'de öldü.
Isaac Newton (1642 - 1727)
1642 yılında İngiltere'nin Woolsthrope kasabasında dünyaya gelen Newton'un en
önemli buluşu, diferansiyel ve integral hesabı keşfetmesidir. Zaten Newton'u
dünyada gelip geçmiş üç büyük matematikçiden biri yapan buluşu budur. İşin
teknik yönü, üniversitelerde uzun uzun verilir. Bu nedenle, sadece adı bizim
için şimdilik yeterlidir. Newton, bir ara teolojiye de ilgi duydu. Bu konuda
bazı yorumları ve düşünceleri de vardır.
Newton, 1661 yılının haziran ayında Cambridge'deki Trinity College'e girdi.
Giderlerinin bazılarını karşılamak için okulda bazı işlerde çalışıyordu. İç harp
İngiltere'de tüm şiddetiyle sürüyordu. Önceleri yavaş, fakat sonraları çabuk
olarak kendini toparladı ve çalışmalarına daldı.
Newton'un matematik öğretmeni Isaac Barrow (1630 - 1677), hem ilahiyatçı ve hem
de matematikçi biriydi. Matematikte parlak fikirli olan Barrow, öğrencisinin
kendisinden çok ileride olduğunu kabul ediyor ve 1669 yılında matematik
kürsüsünü bırakıp sırası gelince, yerini o eşsiz büyük deha Newton'a
bırakıyordu.
Barrow, geometri derslerinde kendine özgü yöntemlerle, alanları hesaplamak,
eğrilere üzerindeki noktalardan teğet çizmek için yollar gösteriyordu. İşte bu
dersler Newton'u diferansiyel ve integral hesabı bulmaya ve bu sahada çalışmaya
yönelten ilk adımlardır.
Diferansiyel ve integral hesabın bulunmasında, değişken, fonksiyon ve limit
kavramı kullanılmıştır. Fonksiyon kelimesini ilk kez Leibniz kullanmıştır.
Bugüne kadar da bu sözcük değiştirilmemiştir. Limit fikrini ve kavramını Newton
ve Leibniz kullanmıştır. Özellikle Newton bu sahada başarılı olmuştur. Her ikisi
de çok yönlü olan bu dahiler, aynı zamanda birbirlerinden habersiz az çok
farklılık gösteren yöntemleriyle diferansiyel ve integral hesabı bulmuşlardır.
Isaac Newton, 1727 yılında böbreklerindeki rahatsızlık yüzünden yaşamını
yitirdi.
Ömer Hayyam
Doğum: 18 Mayıs 1048, İran
Ölüm: 4 Aralık 1131, İran
Ömer Hayyam, son derece karışık politik yapıya sahip bir bölgede
yaşamıştır. 1038-1040 yılları arasında, Selçuklular Mezopotamya, Suriya,
Filistin ve İran’ın büyük bölümünü de kapsayan bir coğrafyaya hakim olmuşlardı.
1055 yılında Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey Bağdat’ı da ele geçirmişti. Hayyam’ın
gençliği, Selçuklu egemenliğindeki topraklarda geçmiştir.
Hayyam, gençlik yıllarında felsefe öğrenimi görmüştür. Bu yıllarda
edebiyatla da ilgilenmeye başlamıştır. Hayyam bir dönem şiir de yazmıştır. Ancak
Hayyam’ın en başarılı olduğu alan matematik ve astronomidir. Hayyam, yaşadığı
bölge itibarıyla, eğitimin çok zor olduğu bir ortamda büyümüştür. Bu konuda,
Cebir problemlerinin ispatı üzerine adlı eserinin girişinde eğitim yıllarının
çok zor geçtiğini anlatmıştır.
Hayyam, sıradışı bir matematikçiydi. Çok üstün bir zekası vardı. 25
yaşından önce Aritmetik problemleri adlı eseri de dahil olmak üzere bir çok eser
yazmıştır. 1070 yılında Orta Asya’daki en eski şehirlerden biri olan Samarkand’a
yerleşmiştir. Samarkand’ın önemli hukukçularından Abu Tahir, kendisini
desteklemiş ve ünlü eseri Cebir problemlerinin ispatı üzerine adlı çalışmasında
kendisine yardımcı olmuştur.
Selçuklu’ların kurucusu Tuğrul Bey, Eshafan şehrini, imparatorluğun
başkenti yapmış ve 1073 yılında da torunu Malik Şah’ı Eshafan şehrinin yönetmek
üzere görevlendirmiştir. Malik Şah, Hayyam’ı Eshafan’a davet ederek orada bir
gözlemevi açmasını istemiştir. Hayyam bu isteği kabul etmiş ve gözlemevini
kurmuştur. Bu gözlemevinde sonraki 18 yıl çalışmış ve bilim adamlarına başkanlık
etmiştir. Bu yıllarda Hayyam çok önemli gözlemler yapmış ve astronomi tabloları
çıkarmıştır.
Hayyam, Eshafan’da yaptığı gözlemlerin sonucunda bir yılı, 365,24219858156
gün olarak ölçmüştür. Bu ölçüm neredeyse tam olarak kesin doğru bir ölçüm kabul
edilebilir. Aynı zamanda bu ölçüm, o ana dek yapılan en doğru ölçüm olma
özelliğini de taşımaktadır.
1092 yılında başgösteren olaylar, Hayyam’ın bilimsel çalışmalarını ve sakin
yaşamını bozmuştur. 1092’de Malik Şah ölmüş ve veziri Nizam al-mulk
öldürülmüştür. Bu olaylar sonucu yönetimi iki yıl, Malik Şah’ın ikinci karısı
sürdürmüş ancak bu dönem bir çok kargaşaya sebep olmuştur. Bu yıllarda, ortodoks
Müslümanlar tarafından Hayyam’ın çalışmaları sürekli engellenmiştir ve Hayyam,
birkaç defa saldırıya uğramıştır. Bu olumsuz duruma karşın Hayyam, bilimsel
çalışmalarını 1118 yılına kadar Eshafan’da sürdürmüştür.
1118 yılında Malik Şah’ın üçüncü oğlu Sanjar Selçuklu hükümdarı olmuştur.
Bu dönemde Hayyam’ın Eshafan’dan ayrıldığı ve Selçuklu’ların yeni başkenti olan
Türkmenistan’daki Merv şehrine yerleştiği bilinmektedir.
Hayyam’ın en önemli cebir çalışması, Cebir problemlerinin ispatı üzerine
adlı eserden önce yazdığı cebir notlarında kübik denklemlerin (üçüncü derece
denklemlerin) çözümünü göstermiştir.
Hayyam’ın en önemli eseri, yukarıda da belirtildiği üzere, Cebir
problemlerinin ispatı üzerine adlı çalışmasıdır. Bu çalışmasında, üçüncü derece
denklemlerin çözümünü, kesişen konik parçalarını kullanarak yapmıştır. Hayyam,
konik parçaları kullanarak, üçüncü derece denklemlerin çözümü için yöntem
geliştiren ilk matematikçidir.
Hayyam, üçüncü derece denklemlerin birden fazla çözümü, yani kökü
olabileceğini söylemiştir. Bazı denklemlerin iki kökünü bulsa da üç kökünü
birden bulamamıştır.
Hayyam’ın kaybolan eserlerinden birinde Pascal üçgenini de incelediği
düşünülmektedir. Ancak Pascal üçgenini ilk inceleyen matemtikçi, Hayyam
değildir. Al-Karaji’nin bu konuda bir çalışması önceki dönemlerde olmuştur.
Pascal
(1623 - 1662)
Pascal, 19 Haziran 1623 günü Fransa'da Clermont'ta doğdu. Babası kültürlü bir
adamdı. Pascal yedi yaşına gelince, babası Paris'e yerleşti. Yedi yaşına gelen
parlak çocuk öğrenimine başladı. Kendisi gibi çok güzel ve kültürlü iki kız
kardeşi vardı. Özellikle Jak Qualine, Pascal'ın yaşamında önemli rol oynamıştır.
Kız kardeşinin bu etkisi bazen iyi, fakat çoğu kötü yönde olmuştur.
Pascal doğduğunda, Descartes yirmi yedi yaşındaydı. Descartes öldükten sonra
Pascal daha on iki yıl yaşadı. Newton'dan sadece birkaç yıl önce doğmuştur.
Descartes ve Fermat gibi büyük matematikçilerle çağdaş olması bir yerde kendisi
için bir şanssızlıktı. Bu nedenle, tek başına oluşturabileceği olasılıklar
kuramının keşfini Fermat'la paylaştı. Kendisini harika çocuk diye ünlü yapan
yaratıcı geometri fikrini, kendisinden daha az ünlü olan Desargues'dan
esinlendi. Daha çok din ve felsefe konularına eğildiği için matematiğe az zaman
ayırdı. Kız kardeşi ona bu konuda egemendi. Buna karşın, yapabileceğinin çok
daha fazlasını verdi.
Pascal, çok erken gelişen bir çocuktu. Fakat, vücutça oldukça zayıftı. Bunun
tersine, kafası çok parlaktı. Öğrenimi başlangıçta çok başarılı geçiyordu. Çok
küçük yaşta olmasına rağmen, matematiğe gösterdiği ilgi çok dikkati çekiyordu.
Hatta, matematik problemleriyle gece gündüz uğraşmaya başladı. Sağlığının
bozulacağından kuşkulanan babası, bir aralık onun matematik çalışmasına engel
olduysa da, onun bu davranışı Pascal'ın matematik çalışmasına daha çok yöneltti.
Geometri çalışmak için oyunlarını bıraktı. On iki yaşında babasına, geometrinin
ne dernek olduğunu sordu. Euclides'in "Elements" adlı geometri kitabını kısa bir
zaman içinde yutarcasına bir roman gibi okudu.
Hiç bir yardım görmeden ve hiç bir geometri okumadan, çok küçük yaşta bir
üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece, yani iki dik açı olduğunu
kanıtlamıştır. Daha önce, hiç bir kitabı okumadan, Euclides'in birçok önermesini
ispatlamıştı, Yine, Pascal hakkında abartma yapmaktan özellikle kaçınan kız
kardeşi Gilbert'in anlattıklarına göre; Pascal Euclides'in ilk otuz iki
önermesini Elements adlı kitabındaki sıraya göre bulmuştur. Otuz ikinci önerme
ise, bir üçgenin iç açılarının toplamı ile ilgili ispatıdır. Pascal on dört
yaşına gelince, Mersenne tarafından yönetilen ilmi tartışmalara kabul edildi. Bu
tartışmaların yapılması, Fransız İlimler Akademisini doğurdu. Pascal kendi
kendine bir geometrici olmuştu. Baba Pascal'ın hükümet makamlarıyla boğuşması
aileyi kötü duruma düşürdü. Güzel ve parlak kız kardeşi Jacqueline, vergi
konusunda babası ile anlaşmazlığa düşen Cardinal de Richelieu'yu eğlendirmek
için, önünde oynatılan bir oyunda kendisini tanıtmadan oyuna çıkar. Kendini
hayran eden artistin kim olduğunu öğrenen Cardinal, tüm aileyi bağışlar ve ondan
sonra baba Pascal'a bir memurluk verir.
Pascal, on altı yaşından önce, 1639 yılında, geometrilerin en güzel teoremini
ispat etti. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan İngiliz matematikçisi ünlü Sylvester,
Pascal'ın bu büyük teoremine "kedi beşiği" adını vermiştir. Pascal, on bir
yaşına gelince sesler hakkında bir eser vermiştir. On altı yaşındayken, konikler
üzerine bir eser yazarak, ünlü Descartes'i hayretlere düşürmüştür. On sekiz
yaşına gelince, şimdi Paris sanayi müzesinde saklanan hesap makinesini
bulmuştur. Fizikte, havanın ağırlığını, sıvıların denge halini ve basıncı
hakkında Pascal kanunlarını bulmuştur. Apollonius ve başkalarının çalışmalarını
birer sonuç kabul eden dört yüz tane önerine ortaya koymuştur. Bu eserin tümü
basılamadığı için, bir daha da ele geçmemek üzere kaybolmuştur. Fakat, Leibniz
bu eserin bir kopyasını görmüş ve onu inceleme şanslılığına ermiştir. Pascal'ın
bu eseri geometrik bir metrik olmayıp bir izdüşüm geometrisidir. Aristo,
matematiği çokluklar ilmi diye tanımlıyordu. Oysa Pascal'ın geometrisinde çokluk
yoktur.
Pascal, on yedi yaşından ölümü olan otuz dokuz yaşına kadar ızdırapsız ve acısız
gün görmedi. Hazımsızlık, mide ağrıları, uykusuzluk, yan uyuklamalar ve bu
ağrıların verdiği gece kabusları onu yedi bitirdi. Böyle olmasına karşın, yine
de bu ağrılar içinde durmadan çalışıyordu.
Yirmi üç yaşlarında, kız kardeşinin baskı ve etkisiyle Hıristiyan dinine ve
bunun içinde bazı tarikatlara girdi. Bu konuda epey sarsıntılar da geçirdi.
Fakat, yine onda matematik ağır bastı. Pascal, hurma ağaçları gibi tepeden
kurumaya başladı. Aynı yıl hazım organları bozuldu. Bu ara geçici bir felç
geçirdi. Bu ona çok ağrılar verdi. Her şeye rağmen, düşüncesi ve kafasının
çalışmaları sürüyordu.
1648 yılında Toriçelli'nin (1608 -1647) çalışmalarını inceleyerek, onun da önüne
geçti. Yükseklikle basıncın değiştiğini saptadı. Descartes, Pascal'la çeşitli
konuları konuşmak ve özellikle barometre hakkında bilgi almak için geldi. Bu iki
bilginin yaradılış ve ruhsal durumları pek uyuşmuyordu. Descartes, konikler
üzerine yazılan eserin on altı yaşında bir çocuk tarafından yazıldığına inanmayı
açıkça kabul etmedi. Daha da ileri giderek, Pascal'ın barometre deneyleri
düşüncesini, Mersenne'nin çalışmalarından çalmış olmasından şüphelendi.
Descartes'le Pascal'ın aralarında çekememezliğe neden olan üçüncü konu din
üzerine olan düşüncelerindeki ayrılıklardı. Descartes Cizvitleri tutuyor,
Pascal'sa Jansen'in mezhebini savunuyordu. Pascal'ın açık sözlü kız kardeşi
Jacqueline'nin sözlerine bakılırsa, bu iki dahi birbirlerini oldukça
kıskanıyorlardı. Bu nedenle de, adı geçen yukarıdaki görüşme ve ziyaret soğuk
bir buluşma olmuştu. Descartes'in genç dostuna bazı öğütleri oldu. Pascal da onu
ciddiye almadı. 1658 yılının bir gecesinde, uykusuzluk ve diş ağrılarından
kıvranan Pascal, kerpetenin egemen olduğu bir zamanda, korkunç ağrılarını
unutmak amacıyla, birçok ünlü matematikçinin uğraştığı zarif sikloid eğrisine
daldı. Tüm ağrılarının geçtiğini gördü. Ya da, sikloid üzerine o kadar daldı ki,
tüm ağrı ve acılarını unuttu. Tam sekiz gün sikloid geometrisi üzerinde çalıştı.
Bu eğri ile ilgili olan çeşitli problemleri çözmeyi başardı. Bu buluşlarının
bazılarını takma Amos Detonville imzasıyla, Fransız ve İngiliz matematikçilerine
meydan ,okumak amacıyla basılmıştır. 1658 yılında kendini oldukça hasta
hissetti. Kısa aralıklarla gelen uyuklamalar dışında, şiddetli ve dinmek
bilmeyen baş ağrıları ona çok eziyet ediyordu. Tam dört yıl bu ağrılarla
kıvrandı. 1662 yılının haziran ayında otuz dokuz yaşındayken öldü. Ölümünden
sonra yapılan otopsisinde, ağrılarının nedeninin ciddi bir beyin hastalığından
ileri geldiği saptandı.
Pascal, Fermat ile birlikte olasılıklar kuramını kurmakla, yeni bir matematik
dünyası yaratmış oluyordu. Bu kuramın tüm inceliklerini ortaya döktü. Bu kuramı
oluştururken, Fermat'la sürekli haberleşmişlerdir. Yapılan bu mektup görüşmeleri
incelendiğinde, bu kuramın gerçek kurucularının Pascal ile Fermat'ın eşit
payları olduğu görülür. Yaptıkları şeyler temelde aynı, fakat derinlemesine
inilmeleri ayrı ayrıdır. Bu arada Pascal'ın düştüğü ufak hatayı Fermat
belirtince, Pascal da bu hatasını hemen düzeltti. Bu haberleşmedeki ilk
mektuplar kaybolmuşsa da, daha sonraki mektuplar hala eldedir.
Bu büyük olasılıklar kuramının çıkış nedeni, Pascal'a kumarbaz Chevalier de Mere
tarafından önerilmesiydi. En önemli görevi de elli iki kağıt oyunu oynuyordu. Bu
ara tavla zarlarının, şekilleri aynı olan ayrı renkli bilyelerin önemi büyüktür.
Buna bağlı olarak, ünlü Pascal üçgeni doğdu. Pascal'ın bu üçgeni, daha sonraki
yıllarda çok kullanıldı. Özellikle seri açılımları ve binom açılımı bu yöntemle
kolaylıkla bulunur.
1
11
121
1331
14641
Pascal üçgeni, binom açılımındaki katsayıları bulmaya yarar. Pascal'ın bu
üçgeni, olasılıklar kuramında da ustalıkla kullanılır. Bu üçgen, biyolojideki
uygulamalar, matematik, istatistik ve pek çok modern fizik konularında uygulama
alanı bulunur.
Hıristiyan dini, mezhepler ve sonu gelmez ağrılar içinde bir dahi maddi olarak
yok olup gitmiştir. Fakat, bıraktıklarıyla yaşamaktadır.
Pierre De Fermat (1601-1665)
Fermat 17 Ağustos 1601 yılında Fransa 'nın Beaumont-de-Lomagne kentinde
doğmuştur. Babası zengin bir deri tüccarı ve Beaumont-de-Lomagne 'de ikinci
konsolostu. Fermat 'ın bir erkek kardeşi ve iki kız kardeşi vardı ve doğmuş
olduğu bu kentte büyümüştü. Buna karşın yerel Fransiscan Manastırına gittiğine
dair çok az kanıt vardır.
1920 'lerin ikinci yarısında, Bordeaux 'ya gitmeden önce Toulouse
Üniversitesinde eğitim görmüştür. Bordeaux 'da ilk ciddi matematiksel
araştırmalarına başlamış ve 1629 'da orada bulunan bir matematikçiye Apollonius
'un Plane loci adlı eserinin, kendisinin düzenlemiş olduğu bir kopyasını
sunmuştur. Bordeaux 'da Beaugrand ile tanışmış ve bu sırada matematiğe olan
ilgisini Fermat ile paylaşan Etienne d'Espagnet 'e sunmuş olduğu "maximum ve
minimum" üzerindeki önemli çalışmalarını üretmiştir.
Bordeaux 'dan, üniversitede hukuk eğitimi aldığı Orléans 'a gitmiştir. Medeni
hukuk alanında derece almış ve Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma
hakkını kazanmıştır. Böylece Fermat 1631 yılından itibaren artık bir hukukçu ve
Toulouse 'da bir devlet memuru olmuştur ve sahip olduğu bu işinden dolayı, ona
Pierre Fermat olan adını Pierre de Fermat olarak değiştirme yetkisi
verilmiştir..
Fermat hayatının geri kalan kısmını Toulouse 'da geçirdi, ancak orada çalıştığı
kadar doğduğu yer olan Beaumont-de-Lomagne 'da ve Castres yakınlarında bir
kasabada da çalıştı. 14 Mayıs 1631 'deki atamasından itibaren parlâmentonun
düşük meclisinde çalışmış ancak 16 Ocak 1638 'de daha yüksek bir meclise atanmış
ve 1652 'de ceza mahkemesinin en yüksek makamına terfi ettirilmiştir. Meslek
yaşamında elde edebileceği daha yüksek terfiler de vardı ancak terfiler
çoğunlukla yaşça daha kıdemliler tarafından veriliyordu ve 1650 'lerin
başlarında veba bu bölgeyi fena vurmuş ve bu kıdemlilerin çoğu ölmüştü. Fermat
'ın kendisi de vebaya yakalandı ve 1653 'de öldü.
Tabi ki Fermat Matematikle de meşgul olmuştu. Toulouse 'ya gittikten sonra da
Beaugrand ile matematik arkadaşlığını sürdürmüştür ancak burada yeni bir
matematik arkadaşı daha kazanmıştır, o da Carcavi 'dir. Carcavi de Fermat gibi
bir meclis üyesidir, ancak onları yakınlaştıran ve aralarında paylaştıkları şey
matematik olmuştur. Fermat Cercavi 'ye matematik üzerine olan buluşlarını
anlatmıştır.
1636 'da Cercavi işi dolayısıyla Paris 'e gitti ve Mersenne ve grubuyla temasa
geçti. Carcavi 'nin, Fermat 'ın düşen nesneler ile ilgili olarak buldukları ile
ilgili açıklamaları Mersenne 'in büyük ilgisini çekti ve Fermat 'a bir mektup
yazdı. Fermat 26 Nisan 1636 'da bu mektubu cevapladı ve Mersenne 'e bazı
hataları belirtmenin yanı sıra spiraller üzerindeki çalışmalarını ve Apollonius
'un Plane loci adlı eserindeki düzenlemeleriyle ilgili açıklamaları da yazdı.
Fermat 'ın spiraller üzerindeki çalışmaları, serbest düşmede nesnenin izlediği
yolun hesaba katılmasıyla motive edilmiş oldu ve Archimedes 'in spirallerin
altında kalan alanı hesaplamaya yönelik çalışmalarının genelleştirilmiş
hallerinin metodlarını kullandı.
Bu ilk mektupta aynı zamanda Fermat 'ın Mersenne 'den, Paris matematikçilerine
vermesini istediği iki tane maximum problemi de vardı. Bu Fermat 'ın
mektuplarının tipik bir özelliğiydi, kendisinin daha önceden bulmuş olduğu bir
sonucu, başkalarının da bulmasını sağlamak için onlara meydan okuyacaktı....
Roberval ve Mersenne Fermat 'ın bu ilk mektubunu ve diğerlerini gerçekten
oldukça zorlayıcı buldular ve genellikle bilinen tekniklerle çözülemeyeceğini
gördüler. Bunun üzerine Fermat 'tan kullandığı metotlarını açıklamasını
istediler ve Fermat Paris 'teki matematikçilere "bir eğrinin , maximum, minimum
ve teğetlerini belirleme metotları" 'nı, kendisinin yeniden düzenlemiş olduğu
Apollonius 'un Plane loci adlı eserini ve yine kendisinin geometriye cebirsel
yaklaşım -Introduction to Plane and Solid Loci yazılarını gönderdi.
Fermat, önemli matematikçiler arasında olma ününü çabuk yakalamıştı, ancak
çalışmalarını yayınlama girişimi çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlandı, çünkü
Fermat hiç bir zaman çalışmalarının kusursuz bir forma sokulup tamamen
bitirilmiş bir hale gelmesini istememişti. Yine de bazı metotları yayınlanmıştı,
örneğin; Hérigone, en önemli çalışmalarından biri olan Cursus mathematicus adlı
eserine Fermat 'ın maximum ve minimum metotlarını eklemişti. Fermat ve diğer
matematikçiler arasında giderek gelişen bu mektuplaşmalar malesef evrensel bir
övgü bulamamıştır. Frenicle de Bessy, çözülmesini imkansız bulduğu Fermat 'ın
problemlerine karşı büyük bir kızgınlık duymuş ve bunun üzerine Fermat 'a sert
bir mektup yazmıştır. Fermat 'ın bu mektuba detaylı bir açıklama vermesine
karşılık yine de Frenicle de Bessy, Fermat 'ın kendisini aldattığını
düşünmüştür.
1643 - 1654 yılları arasındaki dönem Fermat 'ın Paris 'teki meslektaşlarıyla
ilişkilerinin zayıfladığı dönemlerdendi. Tabi bunun bazı sebepleri vardı.
Birincisi, Fermat 'ın işlerinin yoğunluğunun onun matematiğe fazla zaman
ayırmasını engellemesiydi. İkincisi ise 1648 yılından itibaren Toulouse 'u ciddi
bir biçimde etkileyen Fransa 'daki sivil savaştı ve sonuncusu ise Toulouse 'daki
hayatta ve tabii ki Fermat 'ın hayatında ölümcül izler bırakan 1651 vebası. Buna
rağmen yine de Fermat bu dönemde sayılar teorisi üzerinde çalışmıştı.
Fermat çoğunlukla sayılar teorisi üzerindeki çalışmalarıyla, özellikle Fermat
'ın son teoremi (Fermat 's Last Theorem ) ile bilinir. Bu teorem şu şekildedir;
n>2 için xn + yn = zn eşitliğini sağlayan sıfırdan farklı x, y ve z tamsayıları
yoktur.
Fermat, Diophantus 'un Arithmetica adlı eserinin Bachet tarafından yapılan
çevirisinin kenarına şunları yazdı; " Gerçekten de kaydadeğer bir ispat buldum
ancak bunu kitabın kenarına sığdırmam mümkün değil". Bu köşe notu ancak Fermat
'ın oğlu Samuel 'in 1670 yılında Diophantus 'un Arithmetica'sının Bachet
çevirisinin babasının notlarını da içeren yeni bir baskısını yayınlamasından
sonra bilinmeye başlandı.
Bugün kesin olmamakla birlikte Fermat 'ın bu ispatının yanlış olduğuna
inanılmaktadır. Fermat 'ın bu iddiası 1993 Haziranında İngiliz matematikçi
Andrew Wiles tarafından ispatlandı, ancak Wiles bir süre sonra bazı problemler
ortaya çıkınca, ispatını bulduğuna dair iddiasını geri aldı. 1994 Kasımında ise
tekrar ,şu an bilinen, ispatı bulduğunu açıkladı.
Fermat 'ın Paris 'li matematikçilerle mektuplaşması 1654 yılında Etienne Pascal
'ın oğlu Blaise Pascal 'ın, Fermat 'tan "olasılık" hakkındaki fikirlerini
açıklamasını rica eden bir mektup yazmasıyla tekrar başladı. Aralarındaki kısa
mektuplaşma "olasılık teorisi" ni ortaya çıkardı ve bu sebeple bugün bu teoriye,
bu iki matematikçinin ortaklaşa teorisi olarak bakılmaktadır. Durum her ne kadar
böyle olsa da Fermat, konuyu "olasılık" tan "sayılar teorisi" ne çevirmeye
çalıştı. Pascal bununla hiç ilgilenmedi ancak Fermat bunu farketmeden Carcavi
'ye şunları yazdı;
Dahiliklerine gerçekten büyük saygı duyduğum Bay Pascal 'a fikirlerimi
açıkladığım için çok büyük mutluluk duyuyorum. İkiniz de bu baskının
sorumluluğunu üstlenebilirsiniz, kısa açıklamalar ve eklemler yapabilirsiniz.
İşlerim çok yoğun olduğundan dolayı üzerimden büyük bir yük almış olursunuz.
Ancak Pascal Fermat 'ın bu çalışmalarını yine de yayınlamıyacaktı. Bunun üzerine
Fermat çalışmalarının yayınlanması ile ilgili bu ani fikrinden yine vazgeçti.
Fermat zor problemleriyle her zamankinden daha da ileri giderek; Fransız,
İngiliz, Hollanda 'lı ve hiçbir Avrupalı matematikçi tarafından çözülemeyen iki
problem Bay Fermat tarafından ortaya atılmıştır..
Şeklinde bir açıklama yaptı. Fermat 'ın problemleri bir çok matematikçinin
Sayılar Teorisi ni önemli bir konu olarak düşünmesinden dolayı fazla ilgi
görmedi. Ancak Bu problemlerden ikincisi (N bir kare değil iken Nx2 + 1 = y2
ifadesinin tüm çözümlerini bulunuz, şeklinde olan problem) Wallis ve Brouncker
tarafından çözüldü ve bu çözüm sırasında continued fraction konusu daha da
geliştirilmiş oldu. Frenicle de Bessy belki de Sayılar Teorisi 'ne ilgi gösteren
tek matematikçiydi, ancak ne var ki o da Fermat 'a bu konuda destek olacak kadar
bir matematik yeteneğine sahip değildi.
Fermat, "iki küp 'ün toplamı bir küp olamaz" adında başka problemler de ortaya
atmıştı. ( Bu, Fermat 'ın Son Teoremi olarak bilinen teoremin özel bir halidir.
Bu da Fermat 'ın genel kural için bulmuş olduğu ispatın yanlış olduğunun farkına
vardığını gösteriyor.) Bu problemler şu şekildeydi: x2 + 4 = y3 ifadesinin iki,
x2 + 2 = y3 ifadesinin ise tek tamsayı çözümü vardır.
1656 yılında Fermat Huygens ile mektuplaşmaya başladı. Bu mektuplaşmalar zamanla
Fermat 'ın sayesinde Sayılar Teorisi 'ne doğru yönlenmeye başladı. Bu Huygens
'in ilgisini çekmiyordu ancak Fermat bu konuda ısrarlıydı ve 1659 yılında
Carcavi vasıtasıyla Huygens 'e "New Account of Discoveries in the Science of
Numbers" adlı eseri yolladı ve daha önce yapmadığı kadar çok metodunu ortaya
koydu.
Fermat, sonsuz iniş 'in metotlarını açıkladı ve bunu 4k+1 formundaki asal
sayıların iki kare toplamı olarak yazılabileceğini kanıtlamada kullandı. Farz
edelim ki 4k+1 formundaki bir asal sayı iki kare toplamı olarak yazılamasın,
öyleyse 4k+1 formunda iki kare toplamı olarak yazılamayan daha küçük bir sayı
vardır. Fermat 'ın bu mektupta açıklayamadığı ise küçük sayının daha büyük olan
sayıdan nasıl üretileceğidir. Bir varsayım Fermat 'ın bu adımı nasıl
gerçekleştireceğini bilmediğini söylemektedir, ancak şu bir gerçektir ki Fermat
'ın metodunu açıklamada düşmüş olduğu bu çıkmaz, matematikçilerin ilgisini konu
üzerinde yitirmesine neden olmuştur. Ve bu Euler 'in bu konudaki problemleri
tekrar ele alıp bu boşlukları doldurmasına dek sürmüştür.
Pisagor (M.Ö. 596 - 500)
Samos'lu Pisagor'un, Milattan önce 596 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor.
Doğumu gibi ölüm tarihi de kesin değildir. Bugünkü adıyla bilinen Sisam Adasında
596 veya 582 yılında doğmuştur. Hayatı hakkında çok az bilgiler vardır. Bu
bilgilerin birçoğu da kulaktan kulağa söylentiler biçiminde gelmiştir. Fakat,
önceleri doğduğu yer olan Sisam Adasında okuduğu, daha sonraları Mısır ve
Babil'e giderek oralarda bilgilerini ilerlettiği ve ülkesine geri dönerek
dersler verdiği söylenir. Kendisinden önceki bilgilerin tümünü öğrenmiş ve
derlemiştir. Kendisi, bir Yunan filozofu ve matematikçisidir. Ülkesinde hüküm
süren politik baskılardan kaçarak, İtalya'nın güneyindeki Kroton şehrine gelmiş
ve ünlü okulunu burada açarak şöhrete kavuşmuştur. Yarı söylentilere göre
felsefe okulunun kurucusudur. Bu okul aynı zamanda dini bir topluluk ve o
zamanın politikasına oldukça egemendir. Yine söylentilere göre, Pisagor'un
matematik, fizik, astronomi, felsefe ve müzikte getirmek istediği yenilik,
buluşlar ve ışıkları hazmedemeyen bir takım siyaset ve din yobazları halkı
Pisagor'a karşı ayaklandırarak okulunu ateşe vermişler, Pisagor ve öğrencileri
bu okulun içinde alevler arasında M.Ö. 500 yıllarında ölmüşlerdir. Bu nedenle
Pisagor ve yaptıkları hakkında az bilgiler bize kadar gelmiştir. Pisagor'un ve
öğrencilerinin yaptıklarının birçoğu bu alevler arasında yok olup gitmiştir.
Pisagor, M.Ö. altıncı yüzyılda, dünyanın güneş etrafında hareket ettiğini ileri
sürdüğü zaman oldukça sert olan bir hareketle karşılaşmıştır. O tarihlerde kağıt
olmadığı için, bu buluşlarını nasıl elde edildiği, yine bu devirlerdeki
bilgilerin hangisinin Pisagor'a ait olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Hatta,
okuldaki öğretim araçlarının masa üzerindeki ıslak kum olduğu söylenir. Bu
koşullar altındaki ilmi gerçeklerin tümü o zaman yazıya geçmediği için, birçoğu
da zamanla kaybolup gitmiştir. Bu nedenle, Pisagor'un okulu ve öğrencileri ile
birlikte yanmalarından, eser bırakıp bırakmadığı da kesin olarak belli değildir.
Geometride, aksiyomlar ve postülatlar her şeyden önce gelmelidir. Sonuçlar bu
aksiyom ve postülatlardan yararlanılarak elde edilmelidir düşüncesini ilk bulan
ve ilk uygulayan matematikçi Pisagor'dur. Matematiğe aksiyomatik düşünceyi ve
ispat fikrini getiren yine Pisagor'dur. Çarpma cetvelinin bulunuşu ve geometriye
uygulanması, yine Pisagor tarafından yapıldığı söylenir. En önemli buluşlarından
biri de, doğadaki her şeyin matematiksel olarak açıklanması ve yorumlanması
düşüncesidir. Yaşayış ve inanışı, ilimle açıklama ve yorumlamayı o getirmiştir.
Müzik üzerine de çalışmaları vardır. Müzik tonlarının, telin uzunluğunun
oranlarına bağlı olduğunu keşfetmiş ve bunun tüm sayılara yorumlamasını
düşünmüştür. Bir yerde bugünkü gerçel ekseni söylemeden düşünmüştür. Bu da,
bugünkü kullandığımız gerçel eksenin sayı sisteminde kullanılmasından başka bir
şey değildir. Fakat, eski Yunan matematikçileri gerçel sayıları bilmiyorlardı. O
zamanlar, rasyonel sayıları uzunlukları ölçmek için kullanıyorlardı. Bunun için
belli bir birim alıyorlar ve bu birime oranlayarak iki nokta arasındaki uzunluğu
ölçüyorlardı. Rasyonel sayılarla ölçülemeyen uzunluğun keşfi 2600 yıl önce Yunan
matematikçileri tarafından olmuştur. Bu sonuçta, halen değerini koruyan ve
koruyacak olan ünlü Pisagor teoremine dayanır. Pisagor teoremi, matematikteki en
büyük buluşlardan biridir. Hele zamanımızdan 2600 yıl önce bulunduğu göz önüne
alınırsa, bundan daha büyük bir buluş düşünülemez. Pisagor'un adını 2600 yıldır
andıran, onu ünlü yapan ve insanlığın varolduğu sürece de sonsuza kadar da
andıracak meşhur teoremi şudur: Bir dik üçgende, dik kenarlar üzerine kurulan
karelerin alanlarının toplamı, hipotenüs üzerine kurulan karenin alanına
eşittir.
Pisagor teoremi, rasyonel sayılarla ölçülemeyen uzunluğun da varolduğunu
gösterir. Örneğin, yukarıdaki şekilde olduğu gibi, dik kenarları birer birim
olan dik üçgeni göz önüne alalım. Geometrik olarak, bu özel hal için, Pisagor
teoremi gerçeklenir. Yani, büyük karenin alanı, dik kenarlar üzerine kurulan
karelerin alanları toplamıdır. Diğer bir deyimle, x2=2 olur. Bu denklemin kökü
de rasyonel olmayan karekök 2 uzunluğudur. Yunan matematikçileri gerçel sayılan
bilmiyorlardı. Üstün zekalı Eudoxos tarafından bulunan oranlama yöntemini
kullanıyorlardı. Aslında, gerçel sayıların oluşumu kavramı bir ya da birçok
insanın buluşu değildir. Rasyonel sayıların günlük hayatta kullanılması
sırasında kendi kendine gelişmiştir. On tabanına göre sayıların sayılması ve
yazılması, büyük bir olasılıkla iki eldeki parmakların sayılmasından doğmuştur.
Şu sırada bile ilkel yaşam sürdüren bazı kabilelerde buna benzer sayma yöntemi
vardır. On tabanına göre sayıların yazılması ve okunması, Avrupa'ya Crusades'ten
sonra Arap dünyasından gelmiştir. Bunu Araplar Hintlilerden, Hintliler de Helen
medeniyetinden aldılar. Yunan'lı astronomlar bu sayı sistemini, M.Ö. 1500
yıllarından beri kullanan, Babil'lilerden almışlardır. "Evrenin hakimi sayıdır.
Sayılar evreni yönetiyor" sözleri de Pisagor'a aittir.
Pisagor, Archimedes'ten oldukça farklıdır. Pisagor hem mistik ve hem de
matematikçidir. Mistik tarafları çoktur. Bunlar, efsaneleşmiş bir biçimde destan
olarak anlatılmış, evren hakkında bu günkü gerçeklere uymayan düşünceler de
ileri sürmüştür. Bunları bir tarafa bırakırsak, yine yaşadığı çağa göre
matematikçi yönü çok ağır basar. Pisagor, Mısır'da ve Babil'de çok gezdi.
Rahiplerden ilim öğrendi. Çok tanrılı olan o zamanın dini inançlarını benimsedi.
Yaşadığı çağı ve aldığı rahip eğitimi göz önüne alınırsa, bunda yadırganacak pek
bir şey de yoktur. Oldukça doğaldır. Matematiğe ispat fikrini getiren Pisagor
için, sosyal ve şahsi yaşantısı bu kadar eleştiriye değmez. Yalnız, Pisagor ve
bazı Yunan filozofları, örneğin, Euclides, Eflatun ve Aristo gibi alimleri,
yaşadığı devirlerde, bugün için bilinen ilmi gerçeklerde hataya düşmüşlerdir. Bu
filozofların felsefeleri, modern matematiğin kurucusu Descartes (1596-1650) ve
Newton (1564-1642) kadar, modern fiziğin kurucusu Galile (1564-1642) ve modern
kimyanın kurucusu olan Lavoisier (1743-1794) zamanına kadar iki bin yıllık bir
gecikmeye neden olmuşlardır. Eğer Yunan'lılar Euclides, Eflatun ve Aristo yerine
Archimedes'i izlemiş olsalardı, Descartes, Newton, Galile ve Lavoisier'in
kurdukları modern ilme iki bin yıl önce ulaşır ve bugün içinde bulunduğumuz
medeniyete iki bin yıl önce varılırdı. Yani, Archimedes'le Newton, Galile ve
Lavoisier arasında tam iki bin yıllık ilmi boşluk vardır. Bu boşlukta kolay
kolay doldurulamaz. Bu nedenle, Yunan'lıların medeniyetin ilerlemesine iki bin
yıllık bir gecikmeye sebep oldukları bir gerçektir. Avrupa'da uzun yıllar egemen
olan ve hüküm süren skolastik düşüncenin temeli Yunanistan'da atılmış ve
İtalya'da geliştirilmiştir. Bu nedenle de uzun yıllar bu skolastik düşünce
yenilememiştir. Bu uğurda çok sayıda ilim adamı yok edilmiştir.
Pisagor'dan önce, geometride, şekillerin aralarındaki bağlılıklar
gösterilmeksizin elde edilenler, görenek ve tecrübeye dayanan bir takım
kurallardı. Bu nedenle, daha gelen bir yetkili ne demişse o sürüp gidiyordu.
Pisagor'un matematiğe ispat fikrini sokması bu yüzden çok önemlidir. O çağlarda
çok tanrılı din vardı. Pisagor daha da ileri gidiyor ve "tanrı sayıdır" diyordu.
Bu sayılar, 1, 2, 3..., şeklinde bugün bildiğimiz doğal sayılardı. Daha sonra,
kendi kendine bir çelişkiye düştüğünü, tamsayıların hatta rasyonel sayıların
bile matematiğe yetmediğini, kendi adıyla anılan Pisagor teoremiyle gördü. Buna
bir süre karşı da çıktı. Fakat, sonunda bu yenilgiyi kabul etmesini de
bilmiştir. Olayda karekök 2 şeklinde rasyonel bir uzunluğun olmaması
problemidir. Halbuki Pisagor teoremine göre böyle bir uzunluk vardır. Pisagor'un
kuramını yıkan problem, a2=2b2 denklemini gerçekleyen a ve b gibi iki tamsayıyı
bulmak olanaksızdır. Pisagor'un karşılaştığı ikinci güçlük, bir karenin
kenarının köşegenine bölümünün rasyonel bir sayı olmayışıdır. Bu söylediğimiz,
a2=2b2 denkleminde adı geçen olaya eşdeğer olduğu açıktır. Bu problemi bugünkü
matematik diliyle söylersek, karekök 2 sayısı irrasyonel bir sayıdır. İşte,
karenin köşegeni gibi basit bir uzunluk, Pisagor'un doğal sayılar kümesine
meydan okuyarak, Pisagor'un ilk felsefe kuramını yalanlamıştır. Böylece, hiç bir
zaman tekrar etmeyen sonsuz ondalıklı olan irrasyonel sayı bulunmuş olunur.
Pisagor'un bu buluşu, modern analizin kökünü keşfetmiştir. Bu problem bir yerde,
sıfır ile iki sayısı arasını rasyonel sayılarla kaplayabilir miyiz sorusunu
doğurur. Yanıt hemen hayır olacaktır. Çünkü, 0
İşte, sayı doğrusu üzerinde rasyonel sayılarla sıfır sayısından iki sayısına
sürekli olarak gitmek mümkün diyenlerle, mümkün değildir diyenler arasında uzun
yıllar tartışma olmuştur. Yüzyılımızda çıkan Brouwer'e kadar bu tartışma çeşitli
şekillerde karşımıza çıkmıştır. Mümkün değil diyenler hiç bir ilerleme
göstermeden yerinde saymışlar ve az hata yapmışlar fakat, mümkün diyenlerse
çalışarak ve biraz da fazla hata yaparak bugünkü modern matematiğe
ulaşmışlardır. Doğrunun sürekli olup olmadığı uzun yıllar tartışılmıştır.
Pisagor, bu kuramlarla, sayılar aracılığıyla ve kendi yöntemleriyle evrenin
doğal dengesini ve evrendeki cisimlerin ilişkilerini açıklamaya çalışmıştır.
Şüphesiz, bu görüş ve düşünüşlerin birçoğu bugün geçerli değildir. Yine de,
modern matematiğin temelini Pisagor atmıştır. Halbuki, M.Ö. 500-428 yıllarında
Pisagor devrinde yaşamış olan Anaksgoras, Güneş'i, Dünya'dan kat kat daha büyük
kızgın bir demir kütlesi olarak tanımlamıştır. Ay ışığının Güneş'ten gelen
ışınların bir yansıması olduğunu da öne süren kişi olduğu da sanılmaktadır. Bu
nedenle, Pisagor mistik olduğu kadar üstün zekalı bir matematikçidir sıfatları
yerinde kullanılmıştır.
Rolle (1652 - 1719)
Fransız matematikçisi olan Michel Rolle, 1652 yılında Ambert'te doğdu. 1690
yılında "Cebir Kitabı" adlı eserini yayınladı. Bu kitapta, dereceleri gittikçe
azalan bir yardımcı denklemler serisinden yararlanarak, bazı denklem tiplerinin
gerçel köklerinin bulunması olanağını veriyordu. 1691 yılında kendi adıyla
anılan Rolle teoremini ortaya attı. Bir çok terimlinin türevi iki gerçel kökü
arasında en az bir kere sıfır olur. 1719 yılında öldü.
Schwarz (1843 - 1921)
Hermann Amandus Schwarz, 1843 yılında Almanya'da doğdu. Berlin Üniversitesi'nde
Weierstrass'ın en parlak öğrencilerinden biriydi. Kendisini, özel ilgisi ve
Weierstrass'ın dersleriyle çok iyi yetiştirdi. İyi bir analizci oldu. Çok parlak
bir zekası ve keskin bir görüşü vardı. Öğretmenleri kendisini çok beğenirlerdi.
Diğer yandan da, çok değişik görüşlü ve orijinal bir matematikçiydi. Bu nedenle
de, matematiğin birçok dalında eserler verdi. Minimum yüzeyler kuramı ve
fonksiyonlar kuramı, bu çalıştığı sahalardan yalnız ikisidir. 1897 yılında
Berlin'de Weierstrass'ın yanında profesör oldu. Burada, çok sayıda eser verdi.
Özel olarak Weierstrass'tan çok yardımlar gördü. Weierstrass onu hep
desteklerdi. 1921 yılında öldü.
Taylor (1685 -
1731)
Brook Taylor, İngiltere'de Norton kentinde 9 Kasım 1685 günü doğmuştur. Eğitimi
ve öğretimi Cambridge'de Saint John College'inde görmüştür. 1712 yılında bugün
kendi adıyla bilinen Taylor açılımı teoremini bulmuş ve bu teoremi 1715 yılında
yayınlamıştır. Seriler, logaritmalar ve fizik konuları üzerine birçok buluşu
vardır. Bunların tümünü de yayınlamıştır. Gerek bu buluşları gerekse Taylor
açılımı teoremiyle genel matematiğe ve onun gelişmesine ölçüsüz yardımlarda
bulunmuştur.
1712 yılında Royal Society'ye üye seçilen Taylor, daha sonraki yıllarda
Newton'la Leibniz arasında süren yarışmalardan doğan sürtüşmelerde karar verecek
üyelerden biriydi. Tam verimli ve oldukça genç sayılan kırk altı yaşında, 29
Aralık 1731 günü Londra'da öldü. Matematik kitaplarının tümünde Taylor teoremi
hala yaşamaktadır ve daha da yaşayacaktır.
Thales (M.Ö.624 - M.Ö.547)
Antik dönemin ünlü filozofudur. ataları Fenikelilerdir.. Son kaynaklar, M.Ö. 625
yılında Milletos'ta doğup, 545'te öldüğünü kabul eder.
Yaşadığı yıllarda; geniş bir araştırma, inceleme, düşünme ve mühendislik
yeteneği ile ilginç bir ticari zekası sonucu üne kavuşmuştur. Miletos Okulu' nun
korucusudur.
THALES zamanımıza kadar intikal eden yazılı bir eser bırakmamıştır. Düşünceleri
öğrencileri yoluyla zamanımıza kadar intikal etmiştir.
THALES, ARİSTO' nun (M.Ö. 384,322) eserlerine atfen, fizik ve doğal felsefenin,
EUDEME' nin (Aristo'nun öğrencisi), eserlerine atfen de astronomi ve matematiğin
kurucusu kabul edilir. Bu tür görüşler, konu ile ilgili yayınlarda her geçen yıl
hızla yaygınlaşmıştır. Netice itibariyle de THALES' e mümtaziyet ve ebedilik
vasıfları verilmiştir.
THALES' in astronomide kurucu addedilmesine ve üne kavuşmasına sebep olan
olaylardan birisi şudur.
Atina'da M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde görülebilecek Güneş tutulma olayını,
tutulmanın vukuundan önce haber vermiş olmasıdır. Thales' e büyük ün kazandıran
bu olay Babilleler tarafından bilinmekte idi.
Burada önemli olan, tutulma olayının kendisi değil, haber verenin bu bilgiyi
aldığı kaynaktır. Gerçekte: THALES' in bu bilgiyi eski Mısır ve Mezopotamya' dan
elde ettiğinde bütün kaynaklar birleşmektedir.
Matematikte kurucu addedilmesine sebep olan bilgileri de şunlardı.
Bir dairenin içine üçgen çizme probleminin çözümü. cisimlerin (piramitlerin)
gölgesi yardımıyla yüksekliğinin hesabını. üçgenlerin kenarları ile ilgili
bağıntılar ters açıların eşitliği konusu, küresel üçgenlerin bazı özellikleri
eşkenar üçgenlerin taban açılarının eşitliği teoremi...
Fizikte kurucu addedilmesine sebep olan bilgileri de şunlardır.
Bazı cisimlerin demir üzerindeki çekim etkisi, Nil Nehri'nin taşmasının
nedenlerinin açıklanması.
THALES'e atfedilen ve bilimlerde kurucu unvanını almasına sebep olan bu
bilgiler, THALES'ten 2000 yıl kadar önceleri Eski Mısırlılar ve Mezopotamyalılar
tarafından bilinmekte idi. THALES, eski Mısır ve Babil'e yaptığı birçok
seyahatleri sırasında, buralarda eski dönemlerin bilim ve tekniklerini dönemin
bilginlerinden (kahin, katip, rahip) öğrenmiştir. Bu ilk medeniyetlerin, eski
imparatorluk dönemlerinden öğrenmiş ve bu suretle Grek felsefesinin, geometri ve
astronomisinin gelişmesine ilk çıkış noktası olarak temel kavramlar edinmiştir.
Ülkemizde, diğer antik dönem bilginlerine olduğu gibi THALES' e mümtaziyet ve
ebedilik verilmesine sebep, Batı' lı kaynakların yayınlarıdır. Değişik bir ifade
ile bilgilerimizin noksan olduğu dönemlerin damgasını taşır. Bize göre:
THALES'in bilim tarihindeki yeri ile ilgili gerçekleri şu şekilde özetlemek
mümkündür.
THALES, ilk medeniyetlerin beşiği olan eski Mısır bölgesini uzun yıllar
dolaşmıştır. Kaynaklardan bazıları. THALES'in Babil bölgesine kadar gittiğini
yazar. THALES eski Mısır ve Mezopotamya' ya yaptığı bu geziler sırasında
matematik, astronomi ve fiziğin temel bilgilerini öğrenerek Atina' ya döndü.
Burada, elde ettiği bilgileri önce sistematize, bilahare de kanuniyet (teori)
halinde ifade etmiştir.
Bugün için "saçma" olan şu görüşler de THALES'e aittir: "Yeryüzü, suyun
üstündedir ve suyun üstünde tahta parçası gİbi durur, dalgalanır.", "Kehribar da
cisimleri çektiği için ruha sahiptir."
THALES' in doğa felsefesi ile ilgili görüşlerini, ayrı bir İhtisas dalı olması
sonucu burada konu etmiyoruz Ancak şunu belirtelim. THALES, alemin yaratılışı
ile ilgili bilgileri ortaya koyan Antik dönemin ilk bilginlerindendir.
Miletos Okulu'nun Kurucu ve Öğretim Üyeleri
Miletos Okulu'nun Kurucu ve Öğretim Üyelerinin önemli özeIIiği, İyonya' nın önde
gelen bilim, kültür ve sanat merkezi olmasıdır. Aynı zamanda "Miletos Okulu"
adlı bir bilim kuruluşuna sahip olmasıdır.
Miletos Okulu' nun kurucusu THALES' tİr. Bu okulda THALES'in öğrencileri olarak,
ANAXIMANDROS (M.ö. 610-543) ve ANAXİMENES (M.Ö. 546 hayatta) yetişmiştir.
Kaynaklar, FİSAGOR 'un da (M.Ö. Sisam 570 -Metapante 500?) bu okulda yetiştiği
ve Thales'in öğrencisi olduğunu belirtir.
Miletos okulu kurucu ve öğrencilerinin en önemli özelliği, keskin bir araştırma,
gözlem ve derleme gücüne sahip olmalarıdır. Duyup gördükleri olayların
açıklanmasını ve yorumlanmasını en iyi şekilde ifade etmişlerdir.
Weierstrass (1815 - 1897)
Wilhelm Weierstrass (1790-1869) ile karısı Teodora Forst'un büyük oğlu olan Karl
Wilhelm Teodora Weierstrass, Almanya'nın Münster kasabasında, Ostenfeld'te 31
Ekim 1815 günü doğdu. Babası o zaman Fransa hizmetinde bir gümrük memuruydu.
1815, Napolyon'un Waterloo'da İngiliz ve Prusya'lılara yenilmesi yılıydı. Bu yıl
aynı zamanda Bismarck'ın da doğduğu yıldır. O çağın ünlü adamları yanında
oldukça silik kalan Weierstrass, bugün hayatta göremediği şan ve şöhretin en
yüksek noktasındadır. Oysa, o ünlü adamların şimdi adı bile anılmamaktadır.
Weierstrass'ın ailesi, dinine fazla düşkün demokratik bir Katolik'ti. Babası,
evlendiği yıl Protestanlık'tan dönmesi olasılığı vardır. Karl Wilhelm
Weierstrass'ın 1904 yılında ölen Peter adlı bir erkek kardeşi ile Clara
(1823-1896) ve Elise (1926-1898) adında iki kız kardeşi vardı. Her iki kız
kardeşi de, yaşadıkları süre içinde kardeşleri Weierstrass'ın iyiliği için
çalışmışlardır. Anneleri, Elise'nin doğumundan biraz sonra, 1826 yılında öldü.
Babaları ertesi yıl yeniden evlendi. Bu nedenle, Karl'ın annesi hakkında pek az
şey biliyoruz. Yalnız, kocasına nefretle baktığı ve evliliğinin hayal kırıklığı
ile geçtiği tahmin ediliyor. Karl'ın üvey annesi tam bir Alman ev kadınıydı.
Çocukların zihni gelişmesinde etkisi olmamıştır. Diğer yandan baba pozitif bir
idealist ve zamanında öğretimde bulunmuş kültürlü bir adamdı. Hayatının son on
yılını Berlin'de ünlü olan oğlunun evinde, iki kızı ile birlikte rahatlık içinde
geçirdi. Çocuklarından hiç biri evlenmedi. Bir ara evliliğe heveslenmiş olan
zavallı Peter'i babası ile kız kardeşleri bu düşüncesinden hemen vazgeçirdiler.
Böylece, bu evlilikte olmadı.
Babanın sertliği, uzağı gören otoritesi, Prusya'lı inadı, aile içinde bazı
geçimsizliklere neden oluyordu. Sürekli uyarılarla Peter'in hayatını hemen hemen
söndürdü ve onu yok etti. Karl'ı da, parlak yeteneklerinin farkına varmadan ona
uygun olmayan bir mesleğe zorla sürüklemekten geri kalmadı. Baba Weierstrass,
ufak oğluna kırk yaşına kadar öğüt vermek ve işlerine karışmak cüretini
göstermiştir. Ancak, büyük oğlu başka bir yapıdaydı. Böyle bir baba ile
çarpıştığını belki o da fark etmediği halde, babasının kendisi için seçtiği yolu
baltalamaktan geri kalmadı. İşin garibi, ne babanın ve ne de oğlunun olup
bitenlerden haberdar olmamalarıydı. Weierstrass bunları ancak altmış yaşında
anlamıştı. Fakat bu kadar dolambaçlı yıllardan ancak Karl gibi, vücut ve fikir
yapısı sağlam bir adam başarı kazanabilirdi.
Karl'ın doğumundan az sonra, aile babanın gümrük memuru olduğu Westphalia'nın
Westernkotten tarafına yerleşti. Weierstrass, çocukluk yıllarının en mesut
günlerini burada geçirdi. Bu yörede uzun bir süre kaldı ve burada ünlü oldu.
Boşta durmadı.
Weierstrass, ilk çalışmasını, Westernkotten'de 1841 yılında yayınlandı. O zaman
yirmi altı yaşındaydı. Köyde okul olmadığı için, on dört yaşındayken komşu şehir
olan Münster'e gönderildi. Oradan da Pederborn Katolik lisesine girdi.
Descartes'ı örnek alarak, okulunu tamamıyla benimsedi. Bilgili ve uysal
öğretmenlerini kendine dost edindi. Her derste parlak bir öğrenci oldu.
Sınıflarını kolaylıkla geçti. 1834 yılında on dokuz yaşında okulunu bitirdi. Bir
yıl içinde yedi ödül aldığı oluyordu. Almanca'da, Latince'de ve matematikte
genellikle birinciydi. Hayatının birçok yılını küçük çocuklara yazı yazmasını
öğretmekle geçirdiği halde, hiç bir zaman yazı ödülünü alamadığını talihin
alaylı bir cilvesi olarak yorumlardı.
Matematikçiler genellikle müzikten hoşlandıkları halde, Weierstrass müzikten
nefret ederdi. Müzikten kesinlikle anlamıyordu. Fakat, buna aldırdığı da yoktu.
ünlü olduğu zaman, kız kardeşleri onu topluma uydurmak için müzik dersleri
aldırmayı denediler. Weierstrass istemeye istemeye aldığı iki üç dersten sonra
bu yersiz fikirden hemen vazgeçti. Konserlerde canı sıkılıyor ve zorla
götürüldüğü tiyatrolarda uyuyordu.
Karl, babası gibi yalnız idealist değildi. Son derece de pratik biriydi. Pratik
faydası olmayan birçok derste yalnız ödül kazanmakla yetinmiyor, on beş yaşında,
çeşitli yiyecek satan ve ticareti parlak olan bir kadının hesap işlerine
bakarak, kendine paralı bir işte bulabiliyordu.
Karl'ın bu başarıları onun geleceği hakkında bir felaket oldu. Çünkü, bu kadar
çalışkan ve ödüller alan oğlunun, Prusya'nın sivil idaresinde niçin seçkin bir
yeri olmasın ki? Öyleyse, Karl, Bonn Üniversitesine bu amaçla gönderildi.
Burada, ticaret hilelerini ve hukuk ilmini öğrenecekti. Fakat Karl, bunların her
ikisini de beğenmeyecek kadar aklı başındaydı. Beden kuvvetinin tümünü düelloya
verdi. Kana kana Alman birasını içti. Keskin bakışlı, uzun boylu, usta isabetli
ve çevik hareketli yenilmez bir eskrimciydi. Aynı zamanda usta bir düellocuydu.
Bu düellolarda isabet almamış olduğu tarihe geçmiştir. Yanaklarında hiç bir yara
izi yoktu. Çok içmesine karşın, masanın altına yuvarlanıp sızdığını kimse
görmemiştir. Bonn üniversitesinde, dört yıl kaldıktan sonra, diploma yerine iyi
içki içen ve eskrim yapan bir Weierstrass olarak döndü. Boşa harcanan bu dört
yıllık zaman belki de iyi olmuştur. Çünkü, hayal kırıklığına uğramış ailesine
olan sevgisine bir zarar gelmeden, kendisini babasının sabit fikrinden kurtardı.
Tüm ümitlerini yitirmiş bir baba ve üzerine titreyen kız kardeşleri boş yere
geçen bu dört yıla üzülüyorlardı. Onu bu hale içkinin getirdiğini düşünüyorlar,
onun artık bitmiş ve ölmüş olduğuna karar veriyorlardı. Bonn'da çok yüzeysel bir
hukuk görmüştü. Bu kadarı da kendisine yetiyordu. Hukuk doktorası yapan bir
adayın tezini oldukça ustalıkla eleştirerek, dekanı ve arkadaşlarını hayrette
bırakmıştı. Matematiğe gelince, bu ilim Bonn'da yoktu. Bu sahadaki tek yetkili
Julius Plücker'di. Weierstrass'a yardımı dokunacak tek kimse buydu. Fakat, bir
tek öğrenciye de ders verecek zamanı yoktu. Weierstrass'ta ondan yararlanamadı.
Fakat, Abel ve birinci sınıf birçok matematikçi gibi, Weierstrass da düello ve
içki alemleri arasında doğrudan doğruya matematikte ünlü olanların eserlerini
okumuştu. Laplace'ın Gök Mekaniğini sindirmişti. Diferansiyel denklem
sistemlerini okumuştu. Şüphesiz, babası, ağabeyi ve üzüntü içindeki kız
kardeşleri bunu bilmezlerdi. Karl, yöredeki Münster Akademisine, meslek
öğretmenliği sınavlarına kendi kendine hazırlandı. Kendini matematiğe verdi. 22
Mayısta Münster Akademisine girdi. Christophe Gudermann (1798-1852) öğretmen
olarak bu Akademide bulunuyordu. 1839 yıllarında, Gudermann eliptik fonksiyonlar
meraklısıydı. Jacobi, 1819 yılında "Fundamenta Nova" sını yayınlamıştı.
Gudermann'ın derin araştırmalar yaptığını pek az kimse bilir. Bu araştırmalar
Crelle'nin desteği ile dergisinde yayınlanmıştır. O zamana göre yeni olan bu
çalışmalar, daha sonra değerini yitirmiştir. Bu da bir yerde doğaldır.
Gudermann'ın kuvvet serileri üzerinde çok derin çalışmaları vardır. Hatta,
kuvvet serileri üzerinde çok durduğu için, bu davranış Weierstrass'a da
geçmiştir. Gudermann yıllarını kuvvet serilerine verdi. Fakat, istediği sonucu
alamadı. Bu sonuçlar da ancak Weierstrass gibi büyük matematikçiye nasip oldu.
Gudermann, eliptik fonksiyonlar dersine başladığında on üç öğrencisi vardı.
İkinci derste sadece bir tek öğrenci dinleyici olarak kalmıştı. O da Karl
Weierstrass'tı. Hoca buna çok memnun oldu. Bu ikisi arasına bundan sonra üçüncü
bir şahıs girmedi.
Weierstrass, Gudermann'ın kendisi için katlandığı bu zahmete çok teşekkür
etmiştir. Meşhur olduğunda, kendi derslerinde kalabalık bir dinleyici görünce
hemen Gudermann'dan söz ederdi. Weierstrass, 1841 yılında yirmi altı yaşında
okulu bitirdi. Yazılı ve sözlü sınavlardan sonra öğretmen oldu. Tez olarak
sorulan soruları çok değerli görüldüğünden, kendisine özel bir belge de verildi.
Gudermann'ın bu tez üzerinde çok dikkate değer açıklamaları vardır.
Weierstrass'ın birinci sınıf matematikçiler arasında yeri olacaktır şeklindeki
övücü sözleri sözde kalmış ve Weierstrass'la kimse ilgilenmemiştir. Adayın orta
öğretimde kalmaması ve akademide ders vermesini istediği halde, bu olay
gerçekleşememiştir.
Weierstrass, yirmi altı yaşında orta öğretimde öğretmenliğe başlamıştır.
Hayatının en verimli otuz ile kırk yaş araları da dahil, tam on beş yılını orta
öğretimde geçirmiştir. Görevi ağırdı. Onun yapmış olduklarını yapabilmek için
çelikten bir kalp ve sağlam bir vücut gerekliydi. Tüm geceler onundu. Çifte
hayat yaşıyordu. Neşeli bir arkadaş ve hoş sohbet bir meyhane yoldaşı buldukları
zamanları, ihtiyarlığında anlatmayı çok severdi. Bu sırada tatsız bir arkadaşı
daha vardı yanında. O da, Abel'in eserleriydi. Bu çalışmaları elinden hiç
düşürmediğini söylerdi. Dünyanın ilk analizcisi ve Avrupa'nın en yüksek
matematikçisi olduğu zaman, gençlere "Abel'i okuyunuz" derdi. İlmi olarak
kimseyle mektuplaşamıyordu. Belki böyle olması daha iyi olmuştur. O da çağın
moda fikirlerine dalabilirdi. Böylece, matematikte fikir hürriyetine sahip oldu.
Buluşlarını kendi varlığından çıkarıyordu. Bu nedenle, başkalarının eserlerine
başvurmuyordu.
Weierstrass, Münster Gymnasium'unda stajını bitirdikten sonra, analitik
fonksiyonlar üzerine bir çalışma yaptı. Cauchy İntegral Teoremine ayrı bir
yoldan yaklaştı. Cauchy'nin çalışmasını 1842 yılında haber aldı. Aynı yolda bir
çalışmayı Gauss 1811 yılında bitirmiş ve gizli tutmuştu. Weierstrass, 1842
yılında yine bir lisede matematik ve fizik yardımcı öğretmenliği yaparken
bulmuştu. Bir süre sonra öğretmen oldu. Matematik ve fizik dışında, küçük
çocuklara, Almanca, coğrafya ve yazı öğretiyordu. 1845 yılında bu derslere bir
de beden eğitimi dersleri eklendi. Weierstrass zaten iyi de bir sporcuydu.
Weierstrass, 1848 yılında otuz üç yaşında, Braunsberg Gymnasium'una öğretmen
olarak atandı. Aslında bu da fazla bir ilerleme değildi. Fakat, iyi bir okul
müdürü vardı. Seçilmiş ilim kitaplarından oluşan küçük bir kütüphanesi vardı.
Weierstrass'ın ilk eseri 1842-1843 yıllarında küçük Deutsch-Krone kasabasında
basıldı. Weierstrass, bunların aralarına ilmi bir çalışmasını da sıkıştırdı. Bu
çalışma, Crelle'nin ünlü dergisinde ancak on dört yıl sonra 1856 yılında
yayınlanmıştır. Crelle'nin, bu çalışmadan sonra Weierstrass'ı övdüğünü
görüyoruz. Weierstrass, her türlü ilmi haberleşmeden yoksun olarak büyük
eserinin temelini bu küçük Deutsch-Krone kasabasında atmıştır. Bu eserinde, Abel
teoreminden ve Jacobi'nin keşfi olan çok değişkenli, çok katlı ve devirli
fonksiyonlardan başlayarak, Abel'in ve Jacobi'nin eserlerini tamamlamayı
düşünüyordu. Çünkü, Abel genç yaşta ölmüştü Jacobi de çalışmalarının gerçek
anlamını Abel'in teoreminde olduğunu açıkça göremedi. Burada çalışmaya başladı.
Çok zamanını alan bu konuda çalışırken, epeyce yan ürün elde etti.
1848 yılında Braunsberg'deki Katolik lisesine atandı. Bu lisede altı yıl
öğretmenlik yaptı. 1848-1849 yılında okul programında Weierstrass'ın bir
çalışması vardı. Eğer bu çalışma birkaç Alman matematikçisinin eline geçseydi,
Weierstrass hemen meşhur olabilirdi. İsveç'li Mittag-Leffler'in söylediği gibi,
ortaokul programlarında kuramsal matematik üzerinde bir çalışmayı arayıp
çıkarmak kimsenin aklına gelmezdi.
1853 yılının yazında tatilini geçirmek için Westernkotten'a babasının yanına
gitti. O zaman otuz sekiz yaşındaydı. Orada, Abelyen fonksiyonlar üzerine bir
çalışmayı kaleme aldı ve Crelle'nin dergisine gönderdi. 1854 yılında bu yazı
yayınlandı.
Bu çalışmanın ilginç bir öyküsü de vardır. Weierstrass Braunsberg'deki okulda
öğretmenken, okulun müdürü, Weierstrass'ın sınıfında gürültüler duyar. Oraya
koşar, Weierstrass'ı sınıfta bulamaz. Evine endişe ile koşar. Öğretmeni,
perdeler kapalı, lambası yanıyor halde çalışma masasının başında bulur. Tüm gece
çalışmış ve güneşin doğduğunu fark edememişti. Müdür, sabah olduğunu ve
sınıfında gürültülerden dolayı kendisini aradığını söyler. Weierstrass, önemli
bir keşif peşinde olduğunu, ilim dünyasında büyük bir ilgi uyandıracağını ve
çalışmasını kesmeyeceğini hatırlatır.
1854 yılında Crelle'nin dergisinde çıkan bu çalışma gerçekten büyük bir yankı
yapar. Nasıl olur da Berlin'de hiç kimsenin adını işitmediği adsız bir köy
okulunda tanınmamış bir köy öğretmeninin kaleminden böyle bir şaheser çıkardı?
Weierstrass, çalışmasının hiç bir parçasını daha önce yayınlamamış ve tam olarak
bitirdikten sonra yayınlamıştır. Bu nedenle de büyük matematikçilerin dikkatini
çekiyordu. Bu çalışma yayınlandıktan sonra, Weierstrass büyük matematikçi olarak
saygı görmeye başladı. Königsberg Üniversitesinde matematik profesörü olan ve
Jacobi'nin yerine geçen Richelot, bu büyük keşfin değerini anladı ve
üniversitesini, Weierstrass'a fahri doktorluk ünvanının verilmesi için razı
etti. Diplomayı vermek için Braunsberg'e gitti. Gymnasium'un müdürü tarafından
Weierstrass şerefine verilen öğle yemeğinde Richelot, "Hepimiz Weirstrass'ın
şahsında hocamızı bulduk" dedi. Eğitim bakanı Weierstrass'ı hemen terfi ettirdi
ve ilmi çalışmalarına devam etmesi için kendisine bir yıllık tatil verdi. Bu
sırada, Crelle'nin sahibi olan Borchardt, dünyanın en büyük analizcisini
kutlamak için Braunsberg'e gitti. Borchardt'ın ölümüne kadar tam yirmi beş yıl
Weierstrass'la bu dostluk sürdü.
Weierstrass'ın bu başarılarından dolayı başı dönmedi. Fakat, kırk yaşında önüne
açılan bu geleceğin çok geç geldiğini söylerdi. Bu geç gelişin sorumlusunun
babası olduğunu açıkça söyleyebiliriz.
Weierstrass, Braunsberg'e geri döndü. O zaman tam ona uygun bir yer
olmadığından, otorite sahibi Alman matematikçileri acele davranarak, Berlin'deki
Krallık Politeknik Okuluna 1 Temmuz 1856 günü matematik öğretmeni olarak tayin
ettirdiler. Aynı yılın sonbaharında Berlin üniversitesinde yardımcı profesörlüğe
getirildi ve Berlin Akademisine üye seçildi. Yeni görevlerinin ve derslerinin
verdiği yorgunluktan dolayı 1859 yılında dinlenmek üzere çekildi. Sonbahara
doğru iyi olduğunu sandı. Yeniden derslerine döndü. Ertesi Mart ayından itibaren
baş dönmelerine tutuldu. Bir derste bayıldı. Bu baş dönmesi bundan sonraki
yaşamında da sık sık görüldü.
Derslerde, dinleyicileri ve karatahtayı görecek bir yere oturuyor, formüllerini
birine yazdırıyordu. Şöhreti ve ünü tüm Avrupa'ya yayıldığında izleyicileri epey
kalabalık oluyordu. Bu şöhret daha sonra Amerika'ya da yayıldı. Çok iyi bir grup
oluşturmuştu. Çalışmalarını bu grupla yapıyor ve basılması için hiç acele
etmiyordu. Fakat, öğrencileri bunları yayınlamak için onu sıkıştırıyorlar ve
yayınlatıyorlardı. Eğer öğrencileri olmasaydı, Weierstrass'ın tanınması daha da
geç olabilirdi.
Weierstrass, öğrencileri için yanına yanaşılabilir bir adamdı. Gençlerin
matematikte ve hayattaki güçlüklerine ilgi gösterirdi. İnsanlardan uzak
durmazdı. Öğrencileri ile olduğu kadar meslektaşları ile de çok güzel ilişki
kurabiliyordu. Özellikle, meslektaşı Kronecker'la evine kadar gidip sohbet
ederek dönmekten zevk alırdı. Bu sohbet çoğu kez ilmi konularda olurdu. Bir
kadeh şarap ve öğrencileriyle bir masa başında oturmak onu mesut ediyor ve
gençleşiyordu. Yenilip içilenin parasını vermekte ısrar ediyor ve kesinlikle
kendisi ödüyordu.
Mittag-Leffler, 1873 yılında, Stockholm'den Paris'e, Hermite'in analiz
derslerini izlemek üzere gider. Kendisini karşılayan Hermite şöyle söyler
"Aldanmış olacaksınız. Berlin'e gidip Weierstrass'ın derslerini izlemelisiniz.
O, hepimizin hocasıdır." Gerçekten, Mittag-leffler daha sonra Berlin'e gider ve
Weierstras'ı da dinler. Weierstrass, çok değerli bir öğretmendi. Onu dinleyenler
ona hayran olurlar ve derslerini kaçırmazlardı. Dünya'nın her yanından
dinleyicileri gelir, öğrenir ve ülkelerine giderek Weierstrass'ı anlatırlardı.
Lise öğretmenliği de dillere destandı. Ancak Sylvester, Weierstrass düzeyinde
tatlı dersler verebiliyordu.
Weierstrass, 1864 ile 1897 yılları arasında Berlin Üniversitesinde matematik
profesörü olarak çalıştı. Bu arada, onun gözde öğrencisi olan Sonia veya Sophie
Kowalewska ile olan dostluğudur.
Kuvvet serilerinin yakınsaklığı, limit, süreklilik ve yakınsaklık kavramlarının
çıkardığı güçlükler, Weierstrass'ı irrasyonel sayıların kuramını kurmaya
götürmüştür. Bu kurama Kronecker çok şiddetli hücumlar yapmıştır. Yaşlı
Weierstrass'ın çalışmalarına ara verdirecek kadar hücumları vardır.
Weierstrass, 18 Şubat 1897 günü seksen iki yaşında uzun bir hastalıktan sonra
kendi evinde öldü. Weierstrass hiç evlenmedi. Öğrencisi olan Sonia'ya düşkündü.
Zermelo (1891 - 1953)
Bir Alman matematikçisi olan Ernst Zermelo, 1891 yılında Berlin'de doğdu.
Özellikle, kümeler kuramının geliştirilmesinde çok katkılarda bulundu. 1904
yılında Zermelo aksiyomunu veya seçme aksiyomunu ortaya attı. Bu aksiyoma göre,
verilen bir kümenin her alt kümesinde, tek ve belirli bir şekilde üstünlüğü
bulunan bir öğe seçmek olanağı vardır. Her küme iyi sıralanabilir. Ancak bazı
matematikçiler bunu kabul etmiş, bazıları da karşı çıkmıştır. Bu konudaki
tartışmalar, matematiğin modern evriminde önemli yer tutar. İyi sıralama,
yirminci yüzyılın başında oldukça ateşli tartışmalara konu olmuş ve bugün herkes
tarafından kabul edilmiştir. Zermelo, 1953 yılında Freinburrg'da ölmüştür.
MOLLA LÜTFİ
(? - 1495)
15. yüzyılda, Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıd dönemlerinde yaşamış meşhur
matematikçilerdendir. Sinan Paşa’nın ve Ali Kuşçu’nun talebesi olmuş, Ali
Kuşçu’dan öğrendiği matematik bilgilerini Sinan Paşa’ya aktarmıştır. Böylece
Sinan Paşa, onun vasıtasıyla matematik öğrenmiştir. Sinan Paşa’nın tavsiyesiyle,
Fatih, Molla Lütfi’yi, özel kütüphanesinin müdürlüğüne getirmiştir. Molla Lütfi,
bu sayede pek çok değerli kitaptan değişik bilimleri öğrenme fırsatına sahip
olmuştur. Sinan Paşa, Fatih tarafından Sivrihisar’a sürülünce, Molla Lütfi de
hocası ile birlikte gitmiş, Sultan II. Beyazıd’ın tahta çıkmasının ardından
hocasıyla birlikte İstanbul’a dönmüştür. Önce Bursa’daki Yıldırım Beyazıd
Medresesi’nde, sonra Filibe’de ve Edirne’de medrese hocalığı yapmıştır.
Molla Lütfi, çevresindeki devlet erkanına ve bilginlere latife yaparak onları
eleştirdiğinden, çoğu kimse tarafından sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le bile
iki arkadaş gibi şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı kimselerin, dinsizlik
suçlamaları nedeniyle kovuşturmaya uğradı ve Sultan Beyazıd döneminde idam
edildi. Ölümü üzerine pek çok kimse yas tutmuş, tarihler düşmüş ve şehit
sayılmıştı.
Molla Lütfi’nin, çoğu Arapça olan eserleri 17. yüzyıla kadar elden düşmemiştir.
Taz’ifü’l-Mezbah (Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında) adlı kitabı iki
bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri, çizgilerin ve yüzeylerin
çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır. İkinci
bölümde ise meşhur Delos problemi incelenmiştir. Molla Lütfi’nin, bu problemi,
İzmir’li Theon’un eserinden öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmir’li Theon,
İskenderiye kütüphanesinin müdürü Eratosthenes’e atıfla, Delos adasında
büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin, Apollon rahibine müracaat ederek bu
salgının geçmesi için ne yapmak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki
sunak taşını iki katına çıkarmalarını tavsiye ettiğini, böylece kolaylıkla
çözülemeyecek bir matematik problemi ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu
işi başaramıyınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına
ihtiyacı olduğundan değil, Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve
küçümsediklerini söyleme maksadında olduğunu bildirdikten sonra, problemlerin
orta orantı ile çözüleceğini ifade etmiştir. Molla Lütfi, işte bu hikayeye
dayanarak eserini yazmıştır. Kitabında, küpün iki kat yapılmasının, yanına başka
bir küp ilave etmek demek olmayıp, onu sekiz defa büyütmek demek olduğunu
açıklar. Molla Lütfi Mevzuatü’l Ulüm (Bilimlerin Konuları) adlı eserinde de yüz
kadar bilimi tasnif etmiştir.
Türk, minyatürcü. Ayrıca matematik ve tarih konularında kitaplar da yazmış çok yönlü bir bilgindir. Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533'ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547'den, 1551'den, 1553'ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır.
Enderun'da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen "matrak" oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördü. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde "üstad" ve "reis" olarak tanınması için 1530'da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü'l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı.
Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü'l-Küttâb ve Kemalü'l- Hisâb ile Umdetü'l-Hisâb'ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır.
SALİH ZEKİ
(1864 - 1921)
XIX. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş, değerli eserler vererek, 57 yaşında
hayata gözlerini kapamış, bir ilim ve fikir adamıdır. Salih Zeki Bey, 1864
yılında İstanbul'da doğmuştur. Ortaöğrenimini Darüşşafaka'da görmüş, yüksek
öğrenimini Paris'te elektirk mühendisliği bölümünü bitirmiştir.
Salih Zeki, Darüşşafaka ve Mühendis Mektebi'nde matematik ve fizik dersleri
okutmuştur. Daha sonraki çalışmalarının tümünü üniversiteye vermiştir. Bugünkü
gerçek üniversitenin kurucusu salih Zeki'dir. Türkiye'ye, matematik, fizik ve
fen derslerini batılı yöntemleriyle ilk getiren odur. Birçok gazete ve dergide
çıkan güzel yazılarıyla Türk gençliğini edebiyat kadar matematiğe yönelten ve
matematiği sevdiren yine o olmuştur.
Salih Zeki, aydın fenciler silsilesinin en dikkate değer son halkasıdır. İlk ve
ortaöğrenimin ihtiyacı olan matematik, geometri, cebir, astronomi, trigonometri
ve fizik kitaplarından başka binlerce sahifeyi bulan, yüksek seviyedeki
Darülfünun ders kitapları yazmış; felsefi konularda telif-tercüme eserler
bırakmış, bilim tarihi ile ilgili incelemeler yayınlamış, bizzat Mizan-ı
Tefekkür adlı bir matematik kitabı yazmış, anıt bir eser olarak Kamus-ı
Riyaziyat'ı hazırlayarak bunun ilk cildini yayınlamıştır
ULUĞ BEY
(1393 - 1449)
Türk matematikçilerinden birisi olan Uluğ Bey, Timur'un erkek torunlarından
hükümdar olanlardan birinin oğludur. Asıl adı Mehmet'tir. Fakat o, daha çok Uluğ
Bey adı ile ünlü olmuştur. 1393 yılında Sultaniye kentinde doğmuştur. Timur'un
öldüğü sıralarda Uluğ Bey Semerkant'ta bulunuyordu. Semerkant ve Maveraünnehir,
Mirza Halil Sultan'ın saldırısı ve işgali üzerine babasının yanına gitmek
zorunda kalmıştır. Babası buraları yeniden yönetimine alarak on altı yaşında
olan Uluğ Bey'e yönetimini bırakmıştır. Uluğ Bey, bu tarihten sonra, hem
hükümeti yönetmiş ve hem de öğrenimine devam etmiştir.
Uluğ Bey, bilgin ve olgun bir padişahtı. Boş zamanını kitap okumak ve
bilginlerle ilmi konular üzerinde konuşmakla geçirirdi. Tüm bilginleri yöresinde
toplamıştı. Uluğ Bey, dikkatlice okuduğu kitabı kelimesi kelimesine hatırında
tutacak kadar belleği vardı. Matematik ve astronomi bilgileri oldukça ileri
düzeydeydi. Bir söylentiye göre, kendi falına bakarak, oğlu Abdüllatif
tarafından öldürüleceğini görmüş ve bunun üzerine oğlunu kendisinden uzak
tutmayı uygun görmüştür. Baba ile oğlu arasındaki bu soğukluk, Uluğ Bey'in küçük
oğluna karşı olan yakınlığı ile daha da şiddetlenmiş ve sonunda Uluğ Bey'in
korktuğu başına gelmiştir.
Uluğ Bey, Semerkant'ta bir medrese ve bir de rasathane yaptırmıştır. Kadı
Zade bu medreseye başkanlık etmiştir. Rasathane için yörede bulunan tüm
mühendis, alim ve ustaları Semerkant'a çağırmıştır. Kendisi için de bu
rasathanede bir oda yaptırarak tüm duvar ve tavanları gök cisimlerinin
manzaralarıyla ve resimleriyle süsletmişti. Rasathanenin yapım ve rasat aletleri
için hiç bir harcamadan kaçınmamıştır. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler, ancak
on iki yılda bitirilebilmiştir.
Gözlemevinin yönetimini Kadı Zade ile Cemşid'e vermiştir. Cemşid,
gözlemlere başlandığı sırada ve Kadı Zade de gözlemler bitmeden ölmüştür.
Gözlemevinin tüm işleri o zaman genç olan Ali Kuşçu'ya kalmıştır. Bu
gözlem üzerine Uluğ Bey, ünlü Zeycini düzenlemiş ve bitirmiştir. Zeyç Kürkani
veya Zeyç Cedit Sultani adı verilen bu eser, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda
faydalanılacak bir eser olmuştur. Zeyç Kürkani bazı kimseler tarafından
açıklanmış ve Zeyç'in iki makalesi 1650 yılında Londra'da ilk olarak
basılmıştır. Avrupa dillerinin birçoğuna, çevrilmiştir. 1839 yılında cetvelleri
Fransızca tercümeleriyle birlikte, asıl eser de 1846 yılında aynen basılmıştır.
Zeyç Kürkani'nin asıl kopyalarından biri Irak ve İran savaşlarından sonra
Türkiye'ye getirilmiş ve halen Ayasofya kütüphanesindedir. Bir hile ile oğlu
Abdüllatif tarafından 1449 yılında öldürülmüştür.